Blog

Anonimlik ve Dönüşüm- Serap Kavak

Ötekine duyarlıyız. Kendimize çizdiğimiz alanda yalnızca kendimizi değerlendirmekle meşgul değiliz. Ötekilerin de bizden farklı düşünceleri, ilgileri, istekleri ve duyguları olduğunu anlama becerisine sahibiz. Bu becerinin hem davranışsal hem de duygusal çıktıları bulunmaktadır. Örneğin, davranışlarımızın sürekli başkaları tarafından değerlendirmeye tabi tutulacağı düşüncesinden uzakta yaşamayız veya duygularımız doğuştan getirdiklerimizle sınırlı değildir. Örneğin Damasio’ya göre utanma, suçluluk, mahcubiyet gibi duygular kişiler arası ilişkiler sırasında deneyimlenen duygulardır. Bireylerin kendine ait kurallarını, olaylar karşısındaki hislerini, “olması gerekenlerini” başkalarının varlığıyla inşa edilen bu sosyal dünyadan ayrı tutamayız. Kimi koşullarda toplumun kuralları varlığımızın dışında, hiyerarşide üst noktalarda konumlanan bireyler tarafından dayatılan bir şey olarak görülse de aslında bizim kabullendiğimiz, savunduğumuz, kendimizle özdeşleştirdiğimiz tutumlarımız da bu sosyal dünyada oluşturulan söylemlerin uzantısıdır. Düşüncelerimizin ötekilerden etkilendiği, ötekilerle kesiştiği bu sosyal havuzdaki yansımamızı ise sandığımızdan çok daha fazla önemseriz.

Zihnimizde kendimize dair bir “ben algısı” bulunmaktadır. Kendimizi tanımlamada kullandığımız nitelikleri, inanışları ve tutumları bünyesinde barındıran benlik şemalarımız bu ben algısının düzenleyicisi niteliğindedir. Bireylerin olumlu ve ideallerine eş değer biçimde bir izlenim yaratmak için tasarlanmış şekilde davranmaları ve kendilerini ifade etme eylemleri ise benlik sunumu olarak adlandırılmaktadır. Bir diğer ifadeyle izlenim yönetimi olarak tanımlayabileceğimiz benlik sunumu; başkalarının bizim neyi düşündüğümüz, nasıl davrandığımız, herhangi bir olay karşısındaki olası tepkimiz hakkındaki düşüncelerini kendi isteğimize göre organize etme eğilimi ve çabasıdır. En önemli özelliklerinden biri dinamik oluşudur. Nasıl ki her geçen gün değişip dönüşüyorsak bunların insanlardaki yansıması da değişir. Ancak dönüşüm neticesinde varılan noktanın da insanlar tarafından aynı olumlu tavırla kabul edilmesi isteği başka bir çabanın temelini oluşturur. Söz konusu dönüşüm sonucunda beliren yeni davranış, tutum ya da tavır biçimi en az önceki kadar değerli olmalıdır. Yani tutarlı biri olarak algılanmayı arzularız. Bunun söylemlerimizdeki tezahürüne dürüstlük diyebiliriz fakat burada daha çok kişinin kimliğini oluşturan ögelerin ve olaylar karşısındaki tepkilerinin de tutarlı olmasını kapsayan genel bir tutum- davranış dengesi üzerinde durmaktayız. 

Bu tutar çabasının yaşamsal getirileri nelerdir, tutarsızlık neyi kaybettirir? Başkalarının varlığının yarattığı etkilere duyarsız kalamadığımız gibi onların güvenlerine, ilişkilerine, bizimle ilgili olumlu düşüncelerine de bağlıyız. Sosyal dünyayı ortak inşa ederiz ve tutarsızlığımız bizi toplumdan ötekileştirilip yaşamı bireyselliğimiz üzerine kurma zorunluluğuna hapsedebilir. Ayrıca bağlama göre iyi bir izlenim bırakmanın sosyal ve maddi açıdan karşılıkları da bulunmaktadır.

Fakat her zaman bu tutarlılığı sağlamak mümkün değildir. Daha doğru bir ifadeyle tutarlılığı sağlamak zorunda kalmadığımız zamanlar da mevcuttur. Bu zorunluluğu ortadan kaldıran şey tutarlılık baskısını ortaya çıkaran şeyin ta kendisinde saklıdır: Kimliğin mevcudiyeti.  

Kimlik ayırt ediciliği doğurur. Kişiyi bilinir kılan, belirleyen niteliklerin ve emarelerin tümünü kapsar. Karmaşık ağlarla örülü sosyal dünyada kişinin kendine ait bireylik alanının sınırlarını çizer ve diğerlerinin görüş açısının dışında değildir. Bu alan ne kadar değiştiğimizi, neyden neye dönüştüğümüzü, sınırlarımızı ne kadar aşabildiğimizi ötekilere sahneleyendir.

Ancak kimliğin varlığı söz konusu olmadığında sahnenin ışıkları üzerimizden çekilir. 

Anonimlik, isimsiz, belirsiz, ayırt ediciliği, ferdiyeti olmayan bir tür kimliksiz olma hali olarak değerlendirilebilir. Ve en az insanlar kadar sosyal bir kavramdır. Kimliğimiz ancak fark edilmesine müsait bir durumda gizlenmişse anonimliğin söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Gary T. Marx’ın da belirttiği gibi “Bir dağın tepesinde başkalarıyla herhangi bir etkileşim yoksa ve hiç kimse kişinin farkında değilse kişi anonim olamaz.”

Kimlik davranışa bir referansken kimliksizlik en baştaki tutumlarımızdan farklı şekilde davranmanın başka bir deyişle dönüşümün meşru kılındığı zemindir.  

Psikolog Edward Diener liderliğinde yürütülen bir deneyde cadılar bayramı gecesinde gündelik kimliklerinden sıyrılan bir grup çocuk şeker toplamaya çıkmıştır. Evlerdeki deneyciler onları oldukça sıcak karşılamış ve şekerlerden birini almaya davet etmiştir. Daha sonra ise deneyci odadan çıkıp onları şekerle baş başa bırakmıştır. Grubun oluşturduğu anonimlik hiç kuşkusuz etkisini göstermiş ve evlere tek başına giden çocuklara kıyasla grup halindeki çocukların deneyci onları yalnız bıraktığında daha fazla şeker almaya meyilli oldukları gözlemlenmiştir. Ayrıca deneyde ismi ve nerede oturduğu sorulan çocuklar, kimliğine dair herhangi bir soruyla karşılaşmayan çocukların gösterdiği sınırı aşma eğilimin yarısından bile daha az bu eğilimi göstermiştir.

Philip Zimbardo’nun deneyinde ise kimliksizliğin neticelerinin yanında bir başka unsur daha sorgulanmaktadır. New York Üniversitesi kadınlarına bir öğrenme deneyine katıldıkları ve başka bir öğrenciye elektrik şoku vermeleri gerektiği bildirilmiştir. Grubun yarısı Klu Klux Klan kostümleri giymiş ve kendilerine tanımlayıcı herhangi bir isim atfedilmemiştir. Diğer yarısının ise yakalarına takılan kimlik kartlarıyla ayırt edici olmaları sağlanmış hatta birbirleriyle tanıştırılarak kimliklerini ötekilere sahnelemeleri kaçınılmaz kılınmıştır. Sahte şok deneyinin sonunda ise isimlerini diğerleriyle buluşturup kamusal hale getiren grubun uyguladığı şok miktarının anonim grubun ancak yarısı kadar olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ancak dramatik duruma sebep olan tek şeyin anonimlik olmadığı düşünülmektedir. Kostümler, üniformalar kimliği sakladığı kadar belli davranışlara da yol açabilir mi?

Bu deneyde kullanılan kostümlerin saldırganlığa dair ipuçları barındırdığı düşünülmüş ve benzer bir deneye hemşire üniforması da dahil edilmiştir. Hemşire üniforması giyen kişiler kimlikleri gizli kaldığı halde isimleri ve kişisel kimlikleri vurgulananlara kıyasla daha az saldırgan davranışlar sergilemişlerdir.  

Bu sonuç bize kişilerin sosyal dünyadan, inşa edilen normlardan ayrı değerlendirilemeyeceğini yineleme hakkını vermektedir. Bireysel kimliklerimiz ne kadar saldırgan birine dönüşebileceğimizin sınırını kısmen çiziyor olsa da bunu tek başına yapmamaktadır. Belli mesleklerin, kıyafetlerin, üniformaların niteliğine dair oluşturulan sosyal atıflar davranışlarımızın nereye evirilebileceğini de belirlemektedir. 

Zimbardo, ünlü hapishane deneyinde, rastgele gardiyan veya mahkûm rolüne atadığı öğrencilerin rollerini ne kadar benimseyip ne kadar ileri gidebileceğini merak etmiştir. Çok kısa bir süre sonra gardiyanlar mahkumları küçük görmeye ve şiddet uygulamaya başlamış, mahkumlar ise rollerinin edilgen niteliğini benimseyip kimi zaman karşılık vermekten bile geri durmuşlardır. Ancak bu, insanların birer basit makineler olduğunun değil yapay bir rol altındaki davranışsal dönüşümün nasıl gerçek kılınabileceğinin altını çizmektedir. 

Ötekilerin benliğimiz hakkındaki izlenimleri bizim için kimliğimizin mevcudiyeti dahilinde önem kazanabilir. Ne zaman ki dönüşüm eyleminin gerçekleşebilmesi için referans alınan sınırlar belirsizleşir, işte o zaman öncesinin ve sonrasının kişinin kimliğinde nereye tekabül ettiğini bilmediğimiz gerçek bir dönüşümün özgürce ve korkusuzca meydana geldiğini söyleyebiliriz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu