Dosya Dışı

Bir Not: Freud’da Temsil ve Yargı – II- Şahin Ateş

Bir önceki yazımda, Freud’un “bu psikozlar ve mevzubahis iki nevroz ile makul bir ilişkisi olduğuna” hükmettiği bakış açısına ilişkin bir açıklama sunmaya girişmiş idim. Bu “bakış açısı” yahut Freud’un “fobilerin ve obsesyonların psikolojik teorisi” dediği şey, hatırlayacağınız üzere, “Savunma Nöropsikozları’nın” (1894) sondan bir önceki paragrafında özetleniyordu. Freud bir “niceliğin” yahut “elektriksel yükün” beden üzerindeki hareketini ve geçirdiği değişimleri, yani kaderini, varsaymıştı. Bana soracak olursanız, hiç de tesadüfî olmayan bir biçimde, “Dürtüler ve Kaderleri’ne” (1915) benzeri bir açıklama ile başlar: “Bilimlerin açık ve keskin biçimde belirlenmiş temel kavramlar üzerine inşa edilmesi gerektiğinin ileri sürüldüğünü sık sık işittik. Gerçekte hiçbir bilim, en kesin olanı bile bu türden tanımlamalar ile başlamaz.”[1] Malumunuz, Freud’un tanıtmak üzere olduğu varsayım, dürtülere ilişkindir ve ilk aşama, varsayılan bu niceliğin doğasının betimlenmesidir: “… dürtü zihinsel ile bedensel arasındaki sınırda bir kavram, canlının kendi içinden kaynaklanan ve zihne ulaşan uyaranların ruhsal temsilcisi, bedenle ilişkisi sonucunda aklın çalışmasına yönelik istemin bir ölçüsü…”[2] Bu tanımda, genellikle, dürtünün beden ve zihin arasında oluşu dikkati cezbeder; elbette, tanım dile getirildiğinde. En az bu “sınırdalık” kadar önemli olan şey, ilk oturumumuzda da bahsettiğim üzere, topoloji ve vatandaşlıktır. Freud histeri ve obsesyonlarda egoya ıstırap veren temsilin karşılaştığı iki farklı muameleden bahseder: İlkinde bu temsile varamamış, ikincisinde ise var olmamışçasına yaklaşılır (ya da ondan uzaklaşılır). Lacan, 1. Seminer’inin 7 Nisan 1954 tarihli oturumunda bilinçdışını şu şekilde tanımlar: “Bilinçdışı, az önce tanımladığım gibi, bir yandan olumsuz, ideal olarak erişilemez bir şeydir. Diğer bir yandan ise yarı-gerçek/gerçeğe-benzerdir (quasi-real). Son olarak, sembolikte gerçekleşecek bir şey ya da daha doğru bir ifade ile analizde gerçekleştirilen sembolik ilerlemenin sayesinde (sembolikte) gerçekleşmiş olacak olan şeydir.” Bu makalede, “Savunma Nöropsikozları’nda”, önceki yazımda bahsetmiş olduğum üzere, temsil-hayatındaki krizin müsebbibi olduğu öne sürülen “olaya”, bu şekilde yaklaşılmalıdır. Niçin? Freud “18. Konferans’ta” şöyle söyler: 

“Bir semptomun oluşumu, olmayan başka bir şeyin yerine konan bir şeydir [ikâmedir]. Bazı ruhsal süreçlerin normalde bilincin bu süreçlerden bilgi almasını sağlayacak bir noktaya dek gelişmiş olması gerekir. Ama bu olmaz ve bunun yerine —kesintiye uğrayan süreçlerin, yani bir şekilde bozulan ve bilinçdışında kalması gereken süreçlerin yerine— semptom ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bir tür alışveriş gerçekleşmiştir; bu tersine çevrilebilirse nevrotik semptomların terapisi amacına ulaşmış olacaktır.”[3]

Olmamış-olan, gerçekleşmemiş-olan… Şöyle yazıyor Freud, özetle, “Savunma Nöropsikozları’nda”: Kalpten inanıyordu genç kız adamın onun aşkına karşılık verdiğine. Fakat esasında, adamın niyeti başkaydı. Kızın ıstırabı sürüyordu zira konversiyon natamamdı. Niçin? Çünkü, aktarıyorum, “genç kız sürekli olarak acı verici türden yeni izlenimlere maruz kalıyordu”. Yani, temsil-hayatı için “uzlaşma” henüz mümkün değildi. Büyük bir gerginlik ile bekliyordu, diyor Freud, son tren geçene kadar bekledi ve artık adamın gelmiş olması mümkün olmayan bir anda onun sesini duyarak geceliğiyle bahçeye koştu. Rahatsız edildiği anlar dışında, iki ay boyunca, mutlu bir düşteymiş gibi yaşadı. Kısaca bir televizyon dizisinden bahsetmek istiyorum: WandaVision. Wanda’nın Gerçek’in ucunu gösterdiği anlarda gerçekliğini nasıl yeniden inşa ettiğini göreceksiniz. Freud 1937’de “Sonlandırılabilir Sonlandırılamaz Analiz’de” şöyle yazar: “Psişik aygıt hazsızlığa tahammül edemez ve ne pahasına olursa olsun onu uzak tutmak için didinir ve şayet gerçeklik algısı hazsızlığı içeriyor ise bu algı – yani hakikat – feda edilmelidir.”[4] Kısa çizgiler arasındaki iki kelime, “yani hakikat”, çok güçlü ve bizim için de çok önemli. Çünkü bu yazıda, elimden geldiğince, “niteliği” tartışma konusu etmek istiyorum. Bir önceki yazının “yargı işlevinde” bitmesinin bir sebebi vardı.

“Sonlandırılabilir Sonlandırılamaz Analiz’den” bir yıl sonra Freud, ne yazık ki “tamamlanmamış olmasıyla” meşhur bir makaleyi kaleme almaya başlar: “Savunma Sürecinde Ego’nun Bölünmesi” (1940[1938]). Freud makaleye, özetle, bir kafa karışıklığı ile başlar: Birazdan aktaracaklarının bir keşif olup olmadığında kararsızdır: Çocuk karşı karşıya kaldığı kastrasyon karmaşasının nihayetinde, çözümü hem dürtünün doyumuna hem de gerçekliğe saygı göstermekte bulmuştur. “Ama” der Freud, “her şeyin şu ya da bu biçimde bedeli vardır ve bu başarı Ego’da hiçbir zaman iyileşmeyen ama zaman geçtikçe büyüyen bir gedik pahasına elde edilmiştir.” Ve itiraf gelir: “Sürecin bütünü bize çok tuhaf görünür çünkü Ego’nun süreçlerinin sentezci doğasını kesin olarak kabul ederiz. Ama bu konuda açık biçimde hatalıyız. Bu olağanüstü önemine karşın Ego’nun sentezci işlevi belli koşullara bağlı ve çok sayıda bozukluğa açıktır.”[5] Ben bu noktada durmayı ve üç cümleden oluşan üç kısa alıntı yapmayı düşünüyorum. Bunları kronolojik olarak sunacağım ve ikincisini, zaten, sizinle geçtiğimiz yazımda paylaşmıştım; bu yazıda sunmuş olduğum ikinci alıntıda, Freud’un Proje’de yargı işlevinin yollarını “tanıma işi” ile döşemiş olduğunu göstermiştim.

  • “Nevrotikler gerçeklikten uzaklaşırlar çünkü onun ne tümüne ne de parçalarına katlanamazlar.” – 1911[6]
  • “… ve bununla birlikte (kendisini) haz ilkesinin zorlamasından bir ölçüde kurtarana dek yargı işlevinin yerine getirilmesi olası olmamıştır.” – 1925[7]
  • “İğdiş edilme tehdidinin bildik sonucu… oğlanın… tehdidi kabul etmesi ve yasaklamaya ya tamamen ya da en azından kısmen boyun eğmesidir.” – 1938[8] 

Bir keresinde bir arkadaşım, Umut Özen, “psikotik gibi okuduğumu” söylemişti. Bilemeyeceğim. Ama aktarmış olduğum cümlelerdeki örüntüyü fark etmişsindir: tümü ya da bir parçası. Eğer Freud’un miktar bildiren sıfatları lafın gelişi kullandığını düşünüyorsanız, sizi temin ederim ki her defasında aklında olan şey Proje ve ekonomik teorisidir. Bunu kanıtlayabilirim: Lütfen Proje’nin 1. Bölüm’ünün 9. Kısım’ını, “Aygıtın İşlevi’ni”, okuyunuz. Freud biriken hücre içi niceliğin çeşitli yolaklar boyunca geçirimsiz nöronlar sisteminde nasıl dağıldığını anlatır. Metapsikolojik meali, “bastırılmış olanın karanlıkta çoğaldığıdır”. Şimdi, Ego’nun endojen, yani içeriden olmayan, yani dürtüsel olmayan ıstırabını nasıl dağıttığına kısaca değinelim. Dış kaynaklı, fiili bir acı tecrübesi, geçirimsiz nöronlar sistemindeki niceliği arttırır, anı izini fazladan yükler, der Freud. Ego, ikincil işleve, yani gerçeklik prensibine hizmet etmesi maksadıyla, belirli miktarda hücre içi niceliği depolamak zorundadır; Proje’nin ilk derslerinden birisi budur. Zira Ananke, yaşamın zorunlulukları, çeşitli gerginlikleri ortadan kaldırabilmek için özgül eylemler gerektirir. Bu eylemler ancak Özne bu eylemin gerektirdiği maliyeti karşılayabiliyor ise mümkündür. Ve der ki Freud, (benzetme bana ait), tıpkı genişleyebilme becerisine sahip belirli bir kısma sahip bir organ gibi, örneğin mide gibi, Ego’nun bir kısmı sabit kalır iken bir kısmı değişir. Bir kez daha: Tümü ya da bir parçası. Size psikotik olmadığımı kanıtlamaya çalışıyorum. Şimdi, Freud’un niçin kafasının karışık olduğu biraz daha açıktır diye tahmin ediyorum; Ego riyakâr bir sentezcidir. En başından beri; yolunu bulmuştur.

Devam ediyorum: 1938’den aktarmış olduğum itirafa S.E. editörünün düştüğü dipnotun bir kısmını sizinle paylaşmak isterim: “Breuer döneminde bastırılması gereken düşünceler için neredeyse değişmez biçimde kullandığı terim ‘uyumsuz’du – yani, Ego tarafından sentezlenemeyen.”[9] Sentez mi? Bu yazıda Kant’a dönmek niyetinde değilim ama bu durum, yani sentezleyememek, Özne’nin zamanında bir “kırılmaya” yol açar. Heidegger Kant’ın “yargı işlevi” tanımını alıntılar: Yargı işlevi, farklı temsillerin ortak bir temsil altında düzenlenişidir. Bu muntazam durumun aksine, Lacan’ın 11. Seminer’inden alıntılıyorum, “Süreksizlik; görüngü olarak bilinçdışının bize ilkin göründüğü temel biçim budur – bu süreksizlik içinde bir şey bocalama görüntüsü arz eder.”[10] Freud’un takıntılı nevrozdan mustarip hastası bunu nasıl aktarıyordu, özetleyerek hatırlayalım: “Bir keresinde başıma kabul edilemez bir şey geldi ve onu uzaklaştırmak, düşünmemek için çok uğraştım. Sonunda başardım lâkin şimdi başka bir şey çıktı ve ondan kurtulamıyorum.” Aklıma “Bir Çocuk Dövülüyor” (1919) geliyor. Nasıl başlıyordu o makale? Takıntılı nevroz ve histeriden mustarip çokça insan dövülme düşlemlerinden şikâyetlenerek analize gelir. Analize gelmesi gerekmeyen çok daha fazla sayıda insanın da bu düşlemlerden ıstırap çekiyor olması muhtemeldir. Niçin gelmezler? Çünkü henüz bu düşlem, onların tüm keyif alma yollarını tüketecek mertebeye erişmemiştir. Bunu yüksek lisans tezimde “libidinal ekonomik devrim” başlığı altında tartışmıştım; şimdilik bir kenara bırakıyorum. Bir gün dönebiliriz. Ama, çok kabaca, yeni bir iş, eş ve benzeri bulunduğunda terk edilen analizler, buralardadır işte. 

Konuyu yavaş ama kesin adımlar ile “sonradanlığa” taşımak niyetindeyim. İlk oturumdan beri bunu yapmaya çalışıyor ve her oturumda, elimden geldiğince, birbirine yaklaşan lâkin farklı noktalardan yola çıkan sunumlar hazırlamaya çalışıyorum. Bugün, bir önceki oturumun ardından, “niteliği” konuşmak istememin maksadı, geçtiğimiz hafta bu makalenin ilgilendiği esas meseleleri “temsil” ve “ıstırap” olarak ikiye ayırmam ve bu oturumda ıstıraptan bahsedeceğim sözünü vermemdi. Freud Proje’de acıya özel bir başlık ayırır; acı hakkında konuşmak kolay değildir. Bu sebeple dolambaçlı bir yol izliyorum. Müsaadenizle, sunumumu sonlandırırken, Freud’un histeriklerin belirtilerine ilişkin bir açıklamasını okumak istiyorum Fliess’e gönderdiği 52. Mektup’tan: “Baş dönmesi atakları ve ağlama nöbetleri – tüm bunlar bir başka insanı hedefler ama bilhassa sıklıkla daha sonraları bir başkasının eşi olamadığı, tarihöncesi, unutulamayan bir insanı.” Bu başka insan, başka-eş-insan, Die Nebenmensch, bir önceki oturumda, çığlığında kendi çığlığımı duyduğum insan olabilir mi? Freud devam ediyor: “Kronik bir belirti olan yataktan çıkmama bile aynı şekilde açıklanabilir.”

Tarihöncesine ilerleyen oturumlarda döneceğim. Benim için, “kader” ile, takibi en heyecan verici gösterenlerden birisidir Freud’daki. Bu tarihöncesi, “Analizde İnşalar” çevirisine yazmış olduğum bir dipnottaki gibi, Özne’nin hikâyesindeki erken bir tarih, değildir. Tarihselliği mümkün kılan bir tarihöncesidir.

 

[1] Sigmund Freud, Metapsikoloji çev. Emre Kapkın & Ayşen Tekşen (İstanbul: Payel, 2013) içerisinde “İçgüdüler ve Değişimleri” (1915), 109.

[2] Freud, “a.g.y.”, 114.

[3] Sigmund Freud, Psikanalize Giriş Dersleri çev. Selçuk Budak (İstanbul: Öteki, 2018), 336.

[4] Sigmund Freud, “Analysis Terminable and Interminable” (1937) in S.E. vol. XXIII, 237.

[5] Sigmund Freud, Metapsikoloji içerisinde “Savunma Sürecinde Ego’nun Bölünmesi” (1940[1938]), 442.

[6] Freud, a.g.e. içerisinde “Zihinsel İşleyişin İki İlkesi Üzerine Formülasyonlar” (1911), 33.

[7] Freud, a.g.e. içerisinde “İnkâr” (1925), 422.

[8] Freud, a.g.e. içerisinde “Savunma Sürecinde…”, 443.

[9] Freud, “a.g.y.”, 442, 1 numaralı dipnot.

[10] Jacques Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı çev. Nilüfer Erdem (İstanbul: Metis, 2013), 32.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu