Yazı

Bir not: Psikanaliz ve “kişilik” üzerine

Yaklaşık bir ay önce bir arkadaşım, benimle, ödevi için yanıtlaması gereken şu soruyu paylaştı: “Bir kişilik kuramı olarak psikanalizin bugün hâlâ geçerli olan yönleri nelerdir?”

Kendisine yazdıklarımı (aşağıdakilere “cevap” dememek için geçerli sebeplerim var) yayımlamamıza müsaade ettiği için ona teşekkür ederim.

İbrahim Şahin ATEŞ

Merhaba R.,

     Psikanalizin psikoloji içerisinde sıklıkla bir “kişilik kuramı”, “gelişim kuramı” yahut “psikoterapi ekolü” olarak ele alındığı aşikâr. Fakat psikanaliz, bunların hiçbirisi olmadığı gibi, bu şekilde değerlendirildiği takdirde yanlış okunmaya mahkûmdur. Şayet psikanalize bir soru yönelteceksek, senin örneğinde olduğu üzere bir “kişilik” sorusu, bunu “kişilik” denen şeyi “gelişim” denen şeyi, “psikoterapi” denen şeyi tartışarak yapmamız gerekir. Kavramlar üzerinde mutabakata varmadan onları tartışmaya açmak, önyargılarımızın mücadelesine entelektüel bir örtü örtmekten başka şeye hizmet etmez.

     Freud’un çok az metni “doğrudan” kişilik üzerinedir[1]. Bu tesadüfî değildir. Bunu şu şekilde açmayı deneyeceğim. Lacan’dan alıntılıyorum (Yine/Hâlâ, 2020: 45): “Malum, bizi şaşkına çeviren harflere, Tanrı bilir niye, farklı bir ad veriyor, karakter diyoruz.” Harfe ve ize ilişkin yürütebileceğimiz tartışmalar şüphesiz ki bu kısa notun kapsamını aşacaktır lâkin şuna değinmeliyiz: Harf, bir izdir, en azından, izler toplamıdır ve psikanaliz için “kişilik/karakter” diye bir şeyden bahsedecek isek bu izden demir almamız gerekir. “Şeylerin kendisine” der fenomenoloji, psikanaliz ise “izlere!”

     Birlikte yürüttüğümüz okumalarda bahsetmiş olduğum bir metne, Giriş Konferansları’nın 23. Konferans’ına geri döneceğim. Freud burada bize şunu gösterir: Yapısal yatkınlıklar denen şey, geçmiş jenerasyonlar tarafından tecrübe edilmiş şeylerin sonraki etkileridir. Bu noktada dikkatimizi vermemiz gereken şey şudur ki bir insan “önceki” jenerasyonların tecrübelerinin bir “toplamı” değildir[2] ve bu ifade biyolojide kastedildiği şekli ile “kalıtıma” tekabül etmez. Psikanalizi bir tarih-yazımı faaliyetine dönüştüren ve bilinçdışını zamansız kılan gerçekler, burada filizlenirler.

     Freud’un dürtüler ve nesnelerini takdim ederken kullandığı ifadeleri bir çeşit “psiko-seksüel gelişime” indirgeyenler tam olarak bu noktayı ıskalarlar. Öyle ki onlar “genitale” varıldığında nihayete erecek bir gelişim çizgisini ön-varsayarlar: Psikanalizde cinselliğin gelişimi yoktur, değişimi yahut kaderi vardır ve bu kader çizgisel değildir, daha ziyade çember-vari bir yörüngesi vardır ki bu yörünge tamamlanmaz. İşte, tam olarak bu, psikanalizin kalıtımının kaderinin cinselliğin boşluğu ile kesiştiği yerdir. Kader ağlarını boşluklu örer!

     Şöyle yazıyordu Peyami Safa: “Kaderim irademe haciz koyuyor…” Bu haciz, kimin borcuna karşılıktır? Yazarın mı, yoksa bir başkasının mı? Bir başkasının ise yazarın üstüne nasıl kalmıştır? Yazar bu borcu ödeyecek ise bunu hangi para birimi ile yahut hangi yollarla yapacaktır? Bu borç yazarın ise ve ona reddetmesi imkânsız bir şekilde geldiyse, bu borcu ödememek bir seçenek midir? Bu borcu ödemeden yaşamanın bir yolu kalmış mıdır? Eğer bu borcu ödemeden yaşamak yolu kalmamış ise bu borcu ödeyerek yaşamanın yalnızca bir yolu mu vardır? Doğmamış bebeğe don biçilmesinin sebebi hiçbir zaman açıkta bir yerinin kalmayacağından emin olmaktır, doğmadan önce bile.

     Psikanaliz için “kişilik” diye bir şey varsa, onun kişilik hakkında konuşan diğer düşüncelerden ayrıldığı yer, en çok, sıraladığım sorular arasından sonuncusunda ortaya çıkar. Freud’un erken dönem (1890-1900) psikanalitik çalışmaları, bilhassa bu son sorunun çevresinde döner durur: O hiçbir zaman kalıtımın nevrozun nedenbilimindeki gücünü yadsımamıştır ama son tahlilde kalıtım nevrozu belirlemek için, onun yapısını belirlemek için, kâfi değildir. Kalıtım ve nevrotik yapı arasındaki bu boşluk hakkında Lacan şöyle söyler (Psikanalizin Dört Temel Kavramı, 2017: 28): “Boşluk kapansa nevroz iyileşir mi? Sonuçta sorunun acı daima açık kalır. Sadece nevroz başkalaşır, kimi zaman bir rahatsızlık, Freud’un dediği gibi bir yara izi olur…”

     20. Seminer’e geri dönüyorum (2020: 22): “Söylenenle ne yapıldığının ise ucu açıktır.” İki açık uç… Birisi nevrozun boşluğunda, diğeri ise söylenende. “Boşluk kapansa nevroz iyileşir mi” sorusu, psikolojik bir sorudur; tabiî psikoloji ne bu soruyu sorabilme kabiliyetine ne de bu soruyu formüle edebilecek kavramlara sahiptir ama soru yapısı gereği psikolojiktir zira boşluğun kapanabileceği varsayımı ile hareket eder. Bir boşluk varsa (ve kapanabiliyorsa) psikoloji onu er ya da geç kapatacaktır; psikoloji, boşluklarımızı kapatmak gibi ilahî bir görev için seçilmiştir.

     Lacan ise bu boşluğun “bilinçdışının gerçek ile uyumlulaşmasını sağlayan boşluk” olduğunu söyler (2020: 22). Bu “uyumlulaşmaya” istersen “kişilik” diyebilirsin. Bu boşluk kalıtımın boşluğudur, tekrarın etrafında döndüğü boşluktur. Kalıtım bir şeylerin belirleyicisidir muhakkak, psikanaliz için bile, ama belirlediği şey, beklediğine kıyasla, eşsiz bir değerdedir. Tam olarak bu “eşsizlik” psikanalizi bir çeşit “kişilik” kuramı olarak değerlendirilemez kılar: Freud kalıtımın boşluğunda cinsellikle karşılaştığında şunu çoktan anlamıştı: Cinsellik, sonunda, bu boşluğu dolduracak, yamayacak olan bilginin kaynağı değildir, bu boşluğa “varlığını bahşeden” cinselliktir. Zupancic, bunu çok güzel özetliyor (Neden Psikanaliz?, 2011: 17): “Cinsellik, var olmayan bir normdan paradoks-dolu bir sapmadır.” Karakteri paradoks-dolu olmak ile belirlenen bir yapıyla ilişkili olan boşluk ve bu boşluğun kalıtım ile ilişkisinden bir kişilik kuramı çıkabilir mi?

      Özetlemem gerekiyor: Bu izlekler takip edilmeden, örneğin, dinamik teoriden, İd, Ego ve Superego’dan, nasıl bahsedilebilir? İd’in ilk nesne seçimlerinden, Oidipus’tan, bu seçimlerin ardında bıraktığı izlerden… Bu izlek kat edilmeden, dolayısıyla Tarih kat edilmeden, Superego’dan bir çeşit “ahlâk bekçisi” olarak nasıl bahsedilebilir? Burası, tıpkı bilinçdışının boşluğu gibi, psikanalizin de tarih (ama küçük harf ile “tarih”; saatlerin zamanının, takvimin muhatabı olarak tarih) ile uyumlulaştığı yer, bu boşluktur. Freud’un “bitmemiş” bir teori sunduğunu iddia eden sözde-okurlar, psikanalizin bitebileceğini ön-varsayarlar ki bu kimseler nevrozun boşluğunun kapanabileceğine inananlar ile aynı kimselerdir; Freud “Sonlu Sonsuz Analiz” (1939) metnine “psişenin ekonomisini ihmâl ettik” diyerek başlıyorsa, bunu çok ama çok ciddiye almak icap eder: Ekonomi çalışıldığı müddetçe, analizin sonsuzluğu tekrar tekrar keşfedilecektir. Sana sorulan soru “psikanalizin hangi yanlarını muhafaza etmeye devam edelim” şeklinde idi, benim cevabım, “bitimsizliğini, tamamsızlığını, hepsi-değilliğini” muhafaza etmenin gerekliliği şeklinde olacaktır. Freud’u Kopernik gibi okumak mümkün olduğu gibi Kepler’lik etmek de mümkündür; psikanalizin kavramlarını, onları teoriye sadakati hiçe sayarak, bir “merkeze oturtmaya” çalışmak karşısında psikanalizin elden kaçan merkezini çalışmak mümkündür.

Başvurduklarım:

Lacan, J. (2013). Psikanalizin Dört Temel Kavramı Seminer XI. (N. Erdem, Çev.) İstanbul: Metis.

Lacan, J. (2020). Yine/Hâlâ. (M. Erşen, Çev.) İstanbul: Metis.

Zupancic, A. (2011). Neden Psikanaliz? Üç Müdahale. (B. E. Aksoy, Çev.) İstanbul: Metis.


[1] Örneğin bkz. “Karakter ve Anal Erotizm” (1909), “Psikanalitik Çalışmada Karşılaşılan Bazı Karakter-tipleri (1916)” ve “Ego ve İd’in” (1923) ilgili bölümleri.

[2] Dr. Mehmet Mansur psikanalizin “sağlaması” mümkün olmayan kurucu işlemini şu şekilde tarif ediyordu: S/A işleminden, yani Özne’nin bir Öteki’ye tâbî olması ve ona bölünmesi işleminden kalan, artan, “objet petit a”dır. Tam olarak bu sebepten Özne’yi kalıtsal faktörlerin toplamı şeklinde ele almak mümkün değildir. Lâkin bu psikanalizin nedenselliği “göreli kıldığı” anlamına gelmez, aksine aşırı-belirlenim tam da bu artıktan doğar. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
error: Content is protected !!