Blog

Dali’nin Eriyen Saatleri – Gülçin B. Yılmaz

 

“Eriyen Saatler” olarak da bilinen 1931 tarihli Belleğin Azmi (The Persistence of Memory) eseri Salvador Dali’nin ikonik resimlerinden bir tanesidir. Resmin tam ortasında, bazı yorumcular tarafından Dali’nin kendi portresini yansıttığı öne sürülen bir figür yer almaktadır. Bu figürün yanı sıra eserde 4 tane saat göze çarpmaktadır ve bu saatlerden 3 tanesi alışılagelmişin çok dışında, yumuşak ve akışkan bir şekilde resmedilmiştir. Masada duran saatlerden birinin üzerini karıncalar kaplamış, diğerinin üzerine ise tek bir sinek konmuştur. Dali’nin sürrealist eserler verdiği bir dönemde ortaya çıkardığı, boyutu bir A4 kâğıttan yalnızca birazcık daha büyük olan bu eser zaman içinde sürrealizm akımının resimdeki karşılığının simge yapılarından biri haline gelmiştir.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı Persistence-of-Memory-1.jpeg
Salvador Dali, “Belleğin Azmi”, 1931
Kaynak: https://www.moma.org/calendar/exhibitions/5248 (Erişim Tarihi: 05.12.2021)

Kendisine fazlasıyla sorulmasına karşın Dali eserdeki metaforik anlamlar hakkında detaylı bir açıklama sunmaktan kaçınmıştır. Bu durum eseri fazlasıyla yoruma açık hale getirmiş; karıncaların ya da sineğin ne anlama geldiği, ortadaki figürün Dali’yi temsil edip etmediği, saatlerin yumuşaklığının neyi temsil ettiği, her bir figürün ve kompozisyonun bilinçdışındaki karşılıklarının ne olabileceği, eserin Dali’nin hayatından hangi unsurlar içerdiği gibi pek çok soru uzun yıllar boyunca cevaplanmaya çalışılmıştır. Öte yandan, Dali her ne kadar esere ayrıntılı bir açıklama getirmemiş olsa da nihayetinde ona bir isim koymuştur ve bu ismin de elbette ki resmin kendisi gibi muhatabına bir şeyler anlatma gayesi vardır. Eserin orijinal ismindeki “persistance” kelimesi Türkçeye “azim” olarak çevrilmiş olsa da bu kelimenin aynı zamanda süreklilik anlamını taşıyor olması da kanımca eseri yorumlarken göz önünde bulundurmalıdır. Saatleri bu kadar merkezine oturtmuş bir resmin ismindeki azim, süreklilik ve bellek gibi kelimeler, Dali’nin bu eserde zaman ile ilgili bir meseleyle uğraşmakta olduğunu düşündürmektedir. Zira bellek ve zaman bir bütünlük içindedir çünkü bellek tam da geçmişin şimdiki zamanda fiziki olarak temsil edildiği yerdir ve yaşananlar ne kadar azimli bir şekilde belleğe kazınmaya çalışılırlarsa veya ne kadar azimli bir şekilde bellekten uzaklaştırılmaya çalışılırlarsa o kadar yaşatılmaya devam edeceklerdir.

Salvador Dali, günümüzde sürrealizm sanat akımının resim ayağının en önemli temsilcisi olarak görülmektedir ve muhtemelen sürrealizm denince birçok kişinin aklında beliren ilk isimdir. Fakat kendisinin sanat ile ilişkisi sadece resim üzerinden olmadığı gibi ressam olarak da sadece sürrealist eserler vermemiştir. Gençlik yıllarında dadaizm akımından ve ilerleyen yaşlarında da ilk örneklerini Braque ve Picasso’nun vermiş olduğu kübizm akımından fazlasıyla etkilenmiştir. Resmin yanı sıra sinema, heykel ve fotoğraf başta olmak üzere pek çok sanat dalı ile de yakından ilgilenmiş ve bu alanlarda da önemli eserler vermiştir. Sürrealizm ya da diğer adıyla gerçeküstücülük 1920’li yıllarda temelde realizm akımına yönelik bir eleştiri olarak doğmuş ve 1924 yılının Ekim ayında Brenton’un açıkladığı Birinci Sürrealist Manifesto ile bu akımın esasları tüm dünyaya duyurulmuştur.[1] Sürrealizmin oluşumunda temel oluşturan en önemli yapı sanatta mantık dışılığı, gerçek dışılığı ve absürtlüğü vurgulayan Dadaizm akımının isyankâr duruşudur. Dali de diğer sürrealist sanatçılar gibi dünyayı “irrasyonel bir paradoks” olarak görmüş ve 1930 yılında yazdığı bir makalede “paranoyak ve aktif karakterli bir düşünce süreciyle, kafa karışıklığını sistematikleştirmenin ve gerçeklik dünyasının tamamen gözden düşmesine katkıda bulunmanın mümkün olacağı anın yakın olduğuna” inandığını söylemiştir.[2] Belleğin Azmi de dahil olmak üzere pek çok resminde ve ürettiği diğer sanat eserlerinde gerçekliğin farklı bir boyutu olduğuna inandığı rüyalardan öğeler yansıtmaya çabalamıştır. 1929 yılında Luis Bunuel ile birlikte hazırladığı Bir Endülüs Köpeği isimli filmin senaryosu Bunuel ve Dali’nin rüyalarından yola çıkarak yazılmıştır. 16 dakikalık bu çarpıcı film ünlü ustura sahnesi ile izleyenlerin hafızalarında silinmesi zor ve “azimli” izler bırakmaktadır. Dali’nin de fark ettiği üzere uyku hali ve rüya deneyimi insanın gerçeklik ve zamanın akışı ile ilişkisinin gündelik yaşamına oranla çok başkalaştığı bir bilinç durumdur. İnsan uykudayken bir bakıma zaman durur, ta ki rüya görene kadar. Rüyada ise zaman çok farklı bir şekilde akmakta ve bilincin çok farklı bir dışavurumu yüzeye çıkmaktadır. Rüya deneyimi klasik anlamda gerçeklik ve zaman algısını adeta altüst eden bir deneyimdir. Bu durum Dali’nin eserlerinden Freud ve Einstein’a açılan penceredir.

Dali’nin gerçekliğe karşı duruşunda, kendisi hakkındaki analizlerinde ve sanatında Freud’un bilinçdışı ve bilinçdışına ulaşmanın bir yolu olarak rüyalar hakkındaki görüşlerinin etkisi oldukça fazladır.[3] Dali, Freud ve psikanalitik teori ile 21 yaşında henüz bir üniversite öğrencisi iken tanışmıştır ve tanıştığı andan itibaren Freud’un Düşlerin Yorumu eserini “hayatının en önde gelen keşiflerinden biri” olarak görmeye başlamıştır.[4] Dali’nin Freud hayranlığı elbette ki Düşlerin Yorumu‘nun üzerinde yarattığı etki ile sınırlı değildir. Psikanalitik teori ile tanıştığı ilk yıllarda, analitik yorumlama Dali’nin tutkusu haline gelmiştir ve sadece rüyaları değil başına gelen her şeyi değerlendirmede “kendi kendini yorumlama hastalığına kapıldığını” söylemiştir.[5] 1933 yılında Jean-François Millet’in ünlü The Angelus eseri ile ilgili daha sonra kitap haline getirilmiş olan bir “psikanalitik makale” yazmıştır.[6] Kendisi bir Hristiyan olmasına rağmen en çok değer verdiği ve hayatını en çok etkileyen iki kişinin Yahudi olduğunu söylemiştir. Bu iki Yahudi, Freud ve Einstein’dır.[7]

Dali’nin Freud’a olan hayranlığı o kadar fazladır ki Freud’un gazetede çıkan resimlerine bakarak çok sayıda eskiz yapmıştır ve bu eskizler günümüzde hâlâ ulaşılabilirdir.[8] Uzun yıllar süren uzaktan hayranlığın ve tanışma denemelerinin sonunda 1938 yılında Dali, Stefen Zweig’ın yardımı ile Freud ile bir araya gelmeyi başarmıştır.[9] Dali bu buluşmaya giderken o zaman henüz sadece Narcissus olarak adlandırmış olduğu The Metamorphosis of Narcissus isimli resmini de yanında götürmüştür. Buluşmaya özenli şekilde isimlendirilmiş bu eser ile gitmesinin amacı muhtemelen Freud ile psikanalitik teorideki narsizm düşüncesi hakkında karşılıklı bir konuşma başlatma olasılığını arttırmak ve belki de ziyaretin bir gayesi olduğu izlenimini yaratmaktır.[10] Buluşmada ne konuşulduğu ayrıntılı olarak bilinmese de nihayetinde Freud bu buluşmadan memnun kalmıştır ve Stefen Zweig’e ertesi gün yazdığı bir mektupta ziyaret için teşekkür etmiş ve “bu genç İspanyol’un o resmi nasıl icra ettiğini analitik açıdan incelemek oldukça ilgi çekici olurdu” demiştir.[11]

Belki psikanalitik teori kadar olmasa da fizik ile ilgili çeşitli teoriler de gençliğinden itibaren Dali’nin ilgisini çekmiştir. Dahası Birinci Sürrealist Manifesto’nun yayınlanmasından birkaç yıl önce fizik dünyasında gerçekleşmiş olan çarpıcı gelişmeler, yalnızca Dali’nin değil tüm sürrealistlerin ilgi odağı haline gelmiştir.[12] Bu gelişmeler, doğrudan ya da dolaylı olarak tüm dünyaya yeni bir gerçeklik fikri önermiş olan Albert Einstein’ın görelilik teorisi ve ardından gelen kuantum fiziği teorileridir. Görelilik teorisinin belirli koşullar altında aynı anda farklı gözlemcilerin aynı hareketi farklı şekillerde algılayabileceği gibi önerileri, diğer sürrealistler için olduğu gibi Dali için de büyüleyici olmuştur. Dali, her zaman gerçekliğin tek bir akışa indirgenemeyeceğini savunan bir sanatçı olarak, fizikteki bu yeni bakış açısını kendi görüşüne bir destek olarak değerlendirmiştir.[13] Tam da bu örtüşme nedeni ile Belleğin Azmi’ndeki eriyen saatler Einstein’ın görelilik teorisine bir gönderme olarak algılanmıştır ve çoğu kaynakta hâlâ bu şekilde yorumlanmaktadır. Ne var ki bu durum Dali’ye sorulduğunda kendisi yumuşak saatlerin Einstein’ın teorilerinden değil, bir rüyadan uyandığında karşısında bulduğu camambert peynirinin erimiş görüntüsünden esinlenerek yaratıldığını söylemiştir. Fakat yine de Dali’nin Einstein hakkında söylediği sözler ve fikirlerinin sanatına yansıması göz önünde bulundurulduğunda bu eserinde değilse de farklı eserlerinde Einstein’dan izler bulmak hiç de zor değildir.

 

[1] “André Breton”, erişim 06.12.2021, https://thedali.org/dali-library-guide-1/andre-breton/.

[2] Stefanie Saperstein, “The Vision of Reality as a Paradox: Salvador Dali’s Creative Process from 1927 to 1939”, Lisans Tezi, Scripps College, 2012, s. 111.

[3] Ehsan Azari Stanizai, “NIDA Lacan Study and Reading Group: May Seminar” National Institute of Dramatic Art (NIDA), Sydney, Australia, Haziran 20, 2018.

[4] Sharon Romm ve Joseph William Slap, “Sigmund Freud and Salvador Dalí: Personal Moments”, The Johns Hopkins University Press. 40/4 (1983), s. 339.

[5] “Freud, Dalí and the Metamorphosis of Narcissus”, erişim 03.12.2021, https://www.freud.org.uk/exhibitions/freud-dali-and-the-metamorphosis-of-narcissus/.

[6] “Freud, Dalí and the Metamorphosis of Narcissus”

[7] Romm ve Slap, Sigmund Freud and Salvador Dalí”, s. 339.

[8] Romm ve Slap, Sigmund Freud and Salvador Dalí”, s. 343.

[9] Romm ve Slap, Sigmund Freud and Salvador Dalí”, s. 344.

[10] “Freud, Dalí and the Metamorphosis of Narcissus”.

[11] Romm ve Slap, Sigmund Freud and Salvador Dalí”, s. 346.

[12] Carme Ruiz, “Salvador Dalí and Science. Beyond a Mere Curiosity”, son güncelleme 03.12.2021, https://www.salvador-dali.org/en/research/archives-en-ligne/download-documents/16/salvador-dali-and-science-beyond-a-mere-curiosity

[13] Ruiz, “Salvador Dalí and Science. Beyond a Mere Curiosity”.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu