Dosya Dışı

Güç İstenci ve Aşk- Musa Paksoy

                                                                      This world is the will to power-and nothing besides!
And you yourselves are also this will to power-and nothing besides!

– Nietzsche, 1968: 550 [1]

Aşk; kimine göre tarifi olan kimine göre olmayan, kimine göre imkânsız, kimine göre acı veren kimine göre ise insanın kaderini tayin eden bir süreç. Aşk konusunda ortak paydada buluşulan bir görüş yok. Böyle bir görüşün olmayışından dolayı da; sürekli değişen, sürekli tanımlanan perspektifler ortaya çıkıyor. Fakat bir anlamlandırma süreci olan bu dünyada, aşk kavramının anlamlandırmasını ve perspektiflerin ortaya çıkmasını sağlayan da belirgin bir EKSİKLİK! Buradaki eksikliğı açıklayacak veya açıklanmasına vesile olacak birçok görüş, kavram var ama Anaksimandros gibi bakacak olursak eksik, tamlık ile düşünülebilir. Eksik, tam olmayı sağlayan en önemli şeydir. Ortada bir eksik olmayınca tam olmaktan söz edilemez fakat ortada bir tamlık olunca bir eksikliğin varlığından söz edilebilir mi?  Sınırsız olan, sürekli değişen ve her şeye ulaşma çabasını barındıran bir düzende tamlık mümkün olamayacağı için, tam denilen kişi için bile sürekli ve daima bir eksiklik olacaktır. Çünkü tamlık doyumu mecbur kılar fakat doyum imkânsızdır… İşte güç istençleri olan bizler, doyumun peşinden giderek, içimizdeki eksikliği tamamlamaya ve tam olmaya çalışarak imkânsızlığın içine gireriz.

Güç istenci kavramının açık (belirli) bir açıklaması ve tanımı yoktur. Kavramın, tanımlan(a)mamasının ve bunun sonucunda farklı perspektifler tarafından yorumlanmasının sebebi, hem Nietzsche’nin dili hem de onun öne çıkardığı “yorum” kavramı olabilir. “Yaşam her güç miktarı tarafından gerçekleştirilen kesintisiz bir yorum sürecidir ve dünya bu yorumların toplamıdır. Her yorum diğer güç odaklarına yönelik, güç artırma perspektifinden yapılmış olan, bir değer biçme ve değerlendirmedir.” (Nietzsche’den akt. Soysal, 2020: 190) Nietzsche, dünyayı şu şekilde tarif eder: “Bu dünya güç odaklarının, oldukça büyük, ancak sınırlı bir güç miktarı olan, bir evrende, güçlerini artırmaya yönelik mücadeleden kaynaklanan bir kaostur.” (Nietzsche’den akt. Soysal, 2020:27) Bu bakımdan güçlerini arttırmaya çalışan kişiler, güç istençleridir ve güç mücadeleleri ile güç istençleri kendilerine etkinlik yaratır: “Bir güç miktarı ürettiği ve direndiği etkiler tarafından belirlenir.” (Nietzsche, 1968:337-338) Bu cümledeki “direnme” kavramı Darwin’in doğal seçilim kavramı ile benzeşebilir fakat doğal seçilim edilgen, “kendini koruma”yı öne çıkaran bir kavramdır. Güç istenci ise; etkin, belirleyici, İÇSEL; ÖZÜN TA KENDİSİ OLAN bir kavramdır: “Yaşam sürecinde belirleyici olan güç istencidir, kendini koruma değil. Kendini koruma, güç istenci kendi gücünü uyguladıktan sonra, bir yan etki olarak ortaya çıkar.” (Nietzsche’den akt. Soysal, 2020: 56) Yani güç istenci oluş dünyasında, varlığın var olmasını sağlayan en önemli şeydir.  

Varlığın varlığını açığa çıkaran güç istenci, aşk konusunda da kapsayıcı ve etkin bir yere sahiptir. Güç istençlerinin miktarları, bu miktarlar arasındaki mücadele (artış-azalış) aşkın yapısını tayin eden süreçlerin başında gelir. Güç istençlerinin, miktarlarının tayin edilişi ise narsisizm boyutunda açıklanabilir. “Simgesel düzende etkileri olmasına rağmen (bu etkilerden biri ‘simgeselin hakiki bir yitimi’ni yaratmaktadır) aşk, Lacan tarafından bütünüyle imgesel bir fenomen olarak görülür. Aşk otoerotiktir ve temelde narsistik bir yapıya sahiptir. Çünkü, “… aşıkken insanın âşık olduğu şey insanın kendi egosudur, imgesel düzende yaratılan ego’dur. Aşk söz konusu olduğunda imgesel bir mütekabiliyetten bahsedilebilir, çünkü sevmek esas olarak sevilmeyi istemektir.” (Evans, 2019: 45) Evans’ın burada bahsettiği; otoerotik durum, narsistlik yapı ve imgesel düzende yaratılan ego meseleleri  fikrimce,  mevcut güç istencinin, güç miktarlarının artışındaki çaba olarak yorumlanabilir. Örneğin, aşıklar arasındaki şu konuşmalara hepimiz aşinayızdır: “Ben onunla kendimi buldum, o sanki aynı ben, o benim içimden biri, o benim varlığımın en önemli parçası, onun varlığı bana güç veriyor…”

Bu konuşmaların ve konuşmaların kalıntısını açıklamadan önce, Lacan ve Freud’a dönmek istiyorum. Freud, bebek hazretlerinin birincil narsisizm sürecinden, ikincil narsisizm sürecine sallantılı geçişini uzun uzadıya anlattıktan sonra, Lacan’ın bahsettiği ego yaratımını (imgesel ego) anlatır: Bastırmanın gerçekleşmesiyle, çocuğun arzularının sert bir şekilde reddedilişi, çocuğu bir kaçışa yönlendirerek, çocuğun ego ülküsünü yaratmaya iter:

“Çünkü özneyi, vicdanın onun adına bekçi gibi davrandığı bir Ego ülküsü oluşturmaya kışkırtan şey, zaman içinde kendisini yetiştiren ve eğitenlerin ve çevresindeki sayısız ve tanımlanamaz insan kalabalığının -arkadaşlarının- ve toplumsal görüşün eklendiği ana babasının (ona ses aracılığıyla nakledilen) eleştirel etkisinden doğar.” (Freud, 2013: 87) 

Reddedilişlerin ve keşkelerin yankısında olan ülküsel ego[2], bir kurtarıcı gibi sığınır özneye; onu düşüşün derinliğinden çıkartamaya yardım ederek, onda oluşan eksikliği kapatmaya çalışır. Eksiklik boyutunda, ülküsel egoyu yaratan çocuk artık bir güç mücadelesine girer, güçsüzlüğünü bu egoyu yaratarak yenmeye, güç miktarlarını arttırmaya başlar.

“Çocuklukta gerçek Ego tarafından keyfi çıkarılan benlik sevgisinin hedefi artık bu ülküsel Ego’dur. Öznenin narsisizmi tıpkı çocukluk Ego’su gibi kendisini değerli olan her mükemmelliğin sahibi olarak gören bu yeni ülküsel Ego’da yer değiştirmiş olarak ortaya çıkar. Libido söz konusu olduğunda her zaman olduğu gibi insan burada da kendisini bir zamanlar zevk aldığı doyumdan vazgeçme konusunda güçsüz olarak göstermiştir. Çocukluğunun narsisistik mükemelliğinden vazgeçmek istememektedir; büyüdükçe başkalarının kulak çekmeleri ve kendi eleştirel yargısının gelişmesi tarafından artık bu mükemmelliği daha fazla elde tutamayacak kadar rahatsız edildiğinde onu yeni bir Ego ülküsü biçiminde geri almaya çalışır. Önünde ülküsü olarak canlandırdığı şey çocukluğunun ülküsünün kendisi olduğu yitik narsisizminin yerine-geçenidir.” (Freud, 2013: 85)

Çocuk ülküsel egosuyla, yenik durumdan “kısmen” galip duruma geçmiştir.  Bu galipliğini, kısmilikten çıkarmak ve tam olmak için, artık onun bir nesne seçimine ihtiyacı vardır. Bu nesne, bastırdığı arzularının sebebi olan cinsel isteklerini doyuracak, ona haz verecek bir nesne olacaktır VE her şeyden önce bu nesne onu sevecek bir nesne olacaktır: Çünkü, “narsistik nesne seçiminde amaç ve doyum sevilmektir.” (Freud, 2013: 89)

Lacan ise narsistik için sevilme durumundan şöyle bahseder:

“Sonuçlarına değinmeden önce, bu aşk kavrayışımın klasik özelliği olan kendi iyiliğinizi istemeye dikkatinizi çekerim; gelenek içinde fiziksel aşk kuramı olarak adlandırılan ve narsisizmin işlevinden dolayı bizim gözümüzde kesinlikle onunla aynı değere sahip olan, Aquinolu Tommaso’nun deyişiyle, aşk birinin iyiliğini istemektir, tıpatıp dengi olduğunu belirtmeye bilmem gerek var mı? Bu sözde fedakarlığın aldatıcı niteliğini epey önce vurgulamıştım; kimin iyiliğini gözetme peşindedir bu fedakârlık? Tabii ki bizim için gerekli olanın.” (Lacan, 2013: 202)

Aşk durumunda özne; kendi iyiliğini isteyerek kendi kendine, kendisi için, kendisi yararına fedakârlıkta bulunur ve bu fedakârlığın ucunda onun nesnesi vardır. Ülküsel ego, özneyi, kendisi için fedakârlık yaptırarak onun mevcut güç miktarını nesne seçimiyle arttırmaya çalışır. Nesne seçimi; “kendisini, bir zamanlar olduğu kendisini, olmak istediği kendisini, bir zamanlar kendisinin parçası olan birini,” (Freud, 2013: 80-81) aramaya itebilir. Özne nesnesini bulduğunda nesneyi aklında büyütür ve yüceltir: “Ülküselleştirme nesneyi ilgilendiren bir süreçtir; onun sayesinde doğasında bir değişiklik olmayan bu nesne, öznenin aklında büyütülür ve yüceltilir.” (Freud, 2013: 85).  

Özne, ülküsel egosunun onu götürdüğü nesne seçimiyle birlikte sevilme isteği giderek artar ve bu sevilme durumu öznenin “kendini doyurmasına” hizmet eder.

“Sevmek, özlemi ve yoksunluğu içerdiğinden kendini önemsemeyi azaltır; oysa sevilmek sevginin karşılık görmesi ve sevilen nesneye sahip olmak onu bir kez daha çoğaltır. Libido bastırıldığında erotik yükler Ego’nun ağır bir tükenişi olarak duyumsanır, sevginin doyumu olanaksızdır ve Ego’nun yeniden zenginleşmesi, yalnızca libidonun nesnelerinden geri çekilmesiyle sağlanabilir. Nesne libidosunun Ego’ya geri dönüşü ve narsisizme dönüşümü sanki bir kez daha mutlu bir aşkı temsil eder.” (Freud, 2013: 91).

Aşıkların konuşmalarına geri döndüğümde; Freud’un ve Lacan’ın bahsettiği sevilme isteği ilk olarak gözüme çarpıyor. Konuşmalar nezdinde sevilme isteği için, bir tarafın diğer tarafa uyguladığı sevgi durumunda, ortada bir otorite söz konusu: İki aşığın yaşamlarında, bir tarafın diğerine karşı bir üstünlüğü vardır. Dışarıdan bakıldığında eşit ilişki yaşıyormuş veya konuşmalarında “biz eşit bir ilişki yaşıyoruz, eşitiz,” deseler de tam tersine bir tarafın bir üstünlüğü vardır! Çünkü; bir taraf, diğerine daha çok (daha güçlü) sevgi duyuyordur, diğer taraf ise sevilmesini görüyor ve sevilme isteğiyle beraber, karşı tarafın yokluğu ile karşılaşmamak için ona kısmen sevgi duyuyor ve sevgi duyuyor-muş gibi yapıyor olabilir. Mevcut sevilme durumunu sürdürmek isteyen özne, kendisi için “gerekli” olan kişiyi elinde tutmak için her şeyi yapacaktır, bu her şeyi yapma karşısındaki için değil, kendisi için olacaktır.  Böylece sevilme durumunu sürdürmek isteyen güç istenci, mevcut güç miktarını, kendisi için “gerekli olan” vasıtasıyla arttırır. Bu güç artımında özne bundan haz elde eder fakat özne, ne kadar karşısındaki kişiden haz elde ediyormuş gibi dursa da aslında kendisinden haz elde eder. Çünkü onun için bu durum (aşk) otoerotiktir ve “Haz, organizmadaki güç artış hissidir: İnsan bir şeyi o şey haz verici olduğu için istemez, aksine onu kendi gücündeki olası artış nedeniyle haz verici bulur.” (Nietzsche’den akt. Soysal, 2020: 40)

Son olarak bahsetmediğim bir noktadan bahsetmek istiyorum. Narsistik öznenin yapısında kendini önemseme vardır. Kendini önemseme durumu, narsistik öznenin oluşumunda rol sahibi elbette olabilir fakat nedensel perspektiften uzaklaştığımda, kendini önemsemeyi “doyum” ile birlikte okumanın daha yakından ilişkili olacağını düşünüyorum: “Sevmek, özlemi ve yoksunluğu içerdiğinden kendini önemsemeyi azaltır; oysa sevilmek sevginin karşılık görmesi ve sevilen nesneye sahip olmak onu bir kez daha çoğaltır.” (Freud, 2013: 91) Freud’un bahsettiği çoğalmayı (güç artışı) doyumsuzluğu doyurmaya çalışmak şeklinde okuyorum: Özne her defasında sevildiğini gördüğü kişiden bir doyum elde etmeye çalışacak hatta kimi zaman elde edecek, elde ettiğinde kendini önemsemesi çoğalacak daha sonra olası ayrılık durumları kendini önemsemeyi azaltacak, sonra yeniden artacak yeniden azalacak…  Böylece bir imkânsızlık sürecine girecek çünkü bu hayatı ilk defa yaşamadığımız için doyum imkânsızdır:

“Şimdi yaşadığım, yaşamış olduğun yaşamı bir kez daha, sayısız kez daha yaşamak zorundasın. Bu yaşamlarda yeni hiçbir şey olmayacak; her acı, her sevinç, her düşünce her iç çekiş, yaşamındaki dile gelmeyecek ölçüde küçük ya da büyük her şey zorunlu olarak, tümden aynı sıra ile aynı düzen içinde sana geri gelecek- bu örümcek, ağaçlar arasındaki bu ay ışığı bile, bu an bile, ben kendim bile. Varoluşun bengi kum saati tekrar tekrar ters çevrilecek, sen ey toz tanesi, sen de onunla birlikte…” (Nietzsche, 2003: 206).

 

Kaynakça:

Evans, D. (2019). Lacancı Psikanalize Giriş Sözlüğü. (T. Sivrikaya, & U. Yener Kara, Çev.) İstanbul: Islık Yayınları.

Freud, S. (2013). “Narsisizm Üzerine: Bir Tanıtım.” S. Freud içinde Metapsikoloji (E. Kapkın, & A. Tekşen, Çev., s. 57-95). İstanbul: Payel Yayınları.

Lacan, J. (2013). Psikanalizin Dört Temel Kavramı. (Nilüfer Erdem, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları.

Nietzsche, F. (2003). Şen Bilim. (Levent Özşar, Çev.).  Bursa: Asa Yayınları.

Nietzsche, F. (1968). The Will to Power. Trans. Walter Kaufmann and R. J. Hollingdale, New York: Vintage Books.

Soysal, S. (2020). Nietzsche: Perspektivizm, Güç İstenci, Doğruluk. İstanbul: Say Yayınları.

 

[1] Bu dünya güç istencidir-ve başka hiçbir şey değildir. Ve siz, kendiniz de bu güç istencisiniz-ve başka hiçbir şey değil.

[2] Ego ülküsü ve ülküsel ego ile kastedilenin ego ideali ve ideal ego’dur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu