Çeviri

Hukuk Üzerine İki Makale- Sigmund Freud

Psikanaliz ve Yasal Takip Süreçlerinde Gerçeklerin Saptanması (1906)

 

Baylar, bugünlerde mahkemelerde pek çok mahkûmiyete onlara istinaden hükmedilse de görgü tanıklarının beyanlarının güvenilmezliğine ilişkin gittikçe yaygınlaşan bir kabul söz konusudur.[1] Ve bu geleceğin yargıçları ve savunma avukatları olan sizlerin, gayesi sanığı kendi suçunu yahut masumiyetini objektif göstergelere istinaden kanıtlaması olan yeni bir araştırma yöntemine yönelik ilgisini arttırmıştır. Bu yöntem bir psikolojik deneyi içerir ve psikolojik araştırmalara dayanır. Tıbbî psikolojinin ancak yeni yeni dikkatini cezbetmiş olan belirli görüşlerle yakinen ilişkilidir. Hâlihazırda, “sahte uygulamalar” olarak adlandırılabilecek şeyler yoluyla bu yeni yöntemin kullanımına ve imkânlarına aşina olduğunuzu anlıyorum ve başkanınız Profesör Löffler’in sizlere bu yöntemin psikolojiyle ilişkisini etraflıca açıklamam maksadı ile davetini memnuniyetle kabul ettim.

Partilerde ya da çocuklar arasında oynanan, rastgele söylenen bir kelimeyi müteakiben bu kelime ile bileşik kelime oluşturacak şekilde bir başka kişinin ikinci bir kelime eklediği oyuna hepiniz aşinasınız. Örneğin, “buhar” ve “gemi” kelimelerinden “buharlı gemi” çıkar. Wundt ekolü tarafından psikolojiye takdim edilen “çağrışım deneyi” çocukların bu oyununun düzenlenmiş, yalnızca bir kuralı atlanmış bir hâlinden başka bir şey değildi.

Deney şöyledir: bir kelime (“uyaran-kelime” denir) bir kimseye söylenir ve o da aklına gelen[2] bir başka kelime (yani “tepki”) ile olabildiğince hızlı bir şekilde karşılık verir; tepkisi hususundaki bu tercihi hiçbir şekilde sınırlandırılmaz. Gözlenmesi gereken hususlar tepki için gereken süre ve uyaran-kelime ile tepki-kelimesi arasındaki pek çok türden olabilecek olan ilişkidir. İlk bakışta, bu deneylerden pek de bir şey çıkmayacağı söylenebilir. Ne var ki bu pek tabiîdir zira bu deneyler hiçbir soru çerçevesinde olmadan ve sonuçları değerlendirmek hususunda yönlendirici bir düşünceye başvurmadan gerçekleştirilirler. Bunlar, Zürih’ten Bleuler ve öğrencileri, bilhassa Jung, dikkatlerini bu “çağrışım deneylerine” yönelttiklerinde anlamlı ve bereketli hâle gelmişlerdir. Onların gerçekleştirdikleri deneyler kıymetini uyaran-kelimeye tepkinin tesadüfî olamayacağına ve mutlak suretle tepki veren deneğin aklında bulunan bir düşünsel içerik tarafından belirlenmiş olması gerektiğine yönelik varsayımlarından alırlar.

Uyaran-kelimeye yönelik tepkiye etki edebilen böylesi bir düşünsel içerikten “karmaşa” olarak bahsetmek âdet oldu.[3] Bu etki, uyaran-kelimenin doğrudan karmaşaya dokunması ya da karmaşanın aracı bağlantılar yoluyla kelimeye bağlanışı yoluyla gerçekleşir. Tepkinin böylesi bir belirlenimi dikkate değer bir olgudur; konuya ilişkin literatürde, gizli saklı olmayan bir şaşkınlık ile karşılaşacaksınız. Fakat ardında yatan gerçek şüpheye mahal vermez. Çünkü, bir kural olarak, iş başındaki belirli bir karmaşayı açığa çıkarıp aksi takdirde anlaşılamayacak olan tepkileri deneğin kendisine tepkisi için sebepler sunmak maksadıyla sorular yönelterek açıklayabilirsiniz. Jung tarafından sunulanlara (1906, 6 ve 8-9) benzer örnekler bizi tesadüfî oluştan ya da zihinsel olaylardaki sözümona keyfî olandan şüphe ettirecek şekilde iyi ayarlanmıştır.

Şimdi, Bleuler ile Jung’un inceleme altındaki deneğin tepkisinin sahip olduğu karmaşa tarafından belirlendiğine yönelik görüşünün tarihine bir bakalım. Ben 1901 yılında herhangi bir motivasyondan yoksun bellenen çok sayıda eylemin sanılanın aksine kesin olarak belirlenmiş olduğunu gösterdiğim bir eser yayınladım[4] ve bu bağlamda psikolojide tesadüfî oluş etkeninin sınırlandırılmasına katkıda bulundum. Hafızadaki hafif kusurları, dil ya da kalem sürçmelerini ve kaybedilmiş nesneleri örnek olarak aldım. Bir kimsenin dili sürçtüğünde bunun tesadüfen olmadığını yahut telaffuzda bir güçlükten kaynaklanmadığını ya da bir ses benzerliğinin işin içerisinde olmadığını gösterdim. Her olguda bir dil sürçmesi kisvesi altında niyetlenilen konuşmanın anlamını değiştiren rahatsız edici bir düşünsel içerik – bir karmaşa – açığa çıkarılabilirdi. Buna ek olarak, görünüşe göre tesadüfen ve herhangi bir niyet olmadan ortaya konulan küçük çaplı eylemleri – bir şeylerle oynamak vesaire – inceledim ve onları gizli bir anlamla ilişkili olan ve onu göze çarpmayan bir şekilde ifade etmeye niyetlenen “semptomatik eylemler” olarak açığa çıkardım. Dahası, akla gelebilecek bir ilk ismin dahi kuvvetli bir düşünsel karmaşa tarafından belirlenmesi gerektiğini keşfettim.[5] Hatta, bir kimsenin tesadüfen seçildiğini zannedebileceği rakamların bile izi böylesi gizli bir karmaşanın etkisine dek sürülebilir. Bundan birkaç yıl sonra bir meslektaşım, Dr. Alfred Adler[6], benim savlarımı oldukça çarpıcı kimi örnekler ile doğrulamaya muktedir oldu (Adler, 1905)[7]. Bir kimse kendisini psişik yaşamdaki bu determinizm görüşüne alıştırdığında, günlük yaşamın psikopatolojisinin bulgularından, çağrışım deneylerinde deneğin aklına gelen fikirlerin de tesadüfî olamayacağına ve denekte işlerlikte olan bir düşünsel içerik tarafından belirlendiğine yönelik çıkarımına meşruiyet kazandırabilir.

Şimdi, baylar, çağrışım deneyine dönelim. Şimdiye dek atıfta bulunduğumuz deney türünde bize tepkilerinin kökenini açıklayacak olan kişi, inceleme altında olan kişiydi ve şayet deneylerimiz bu koşula tâbî iseler bir adlî işlemin bakış açısına yönelik hiçbir ilgileri bulunmayacaktır. Fakat, şayet deney planında bir değişiklik yapacak olsaydık, bu nasıl olurdu? Birden fazla değişkeni içeren bir denklemi çözmeye çalışan ve bu değişkenlerden herhangi birisini başlangıç noktası olarak ele alan, a’yı ya da b’yi karşılığını arıyor olduğu x’e dönüştüren bir kişi gibi davranmaz mıydık? Şimdiye dek deneylerimizde bizim için bilinmez kalan karmaşa idi. Tesadüfen seçilmiş uyaran-kelimeleri kullanmıştık ve bu uyaran-kelimelere istinaden verdiği tepkiler ile karmaşayı bizim için açığa çıkaran inceleme altındaki denek idi. Fakat şimdi deneyi farklı bir şekilde düzenleyelim. Bizim tarafımızdan bilinen bir karmaşayı alalım ve ona kendimiz kasten seçilmiş uyaran-kelimeler ile tepki verelim ve akabinde x’i tepki veren kişiye aktaralım. Bu durumda, tepki verme biçiminden, seçtiğimiz karmaşanın onda da mevcut olup olmadığına karar vermek mümkün olacak mıdır? Görebileceğiniz üzere böylesi bir deney düzeni, kendisinin farkında olduğu bir şeyin fail olarak sanık tarafından da bilinip bilinmediğini öğrenmeye çalışan soruşturma yargıcı[8] tarafından benimsenen yöntemin tam karşılığıdır. Prag’ta bir Ceza Hukuku Profesörü olan Hans Gross’un iki öğrencisi, Wertheimer ve Klein, sizin amaçlarınız doğrultusunda oldukça önemli olan deney düzenindeki bu değişikliği benimseyen ilk kişiler gibi gözüküyor.[9]

Hâlihazırda, kendi deneylerinizden, deneğin tepkileri mevzubahis olduğunda, onun sizin kendi uyaran-kelimeleriniz ile tepki verdiğiniz karmaşaya sahip olup olmadığını anlamakta hesaba katılması gereken birkaç nokta olduğunu biliyorsunuzdur. Bunları sizin için sıralayacağım. (1) Tepkinin içeriği alışılmadık olabilir ki bu sebeple araştırma gerektirebilir. (2) Tepki-süresi uzayabilir. Zira öyle gözüküyor ki karmaşaya dokunan uyarıcı-kelimeler yalnızca hatırı sayılır bir gecikmenin (her zamanki tepki-süresinin birkaç katı olabilecek bir gecikme) ardından bir tepkiyi üretebilmektedir. (3) Tepkinin yeniden üretiminde bir hata olabilir. Bununla kastedilen kayda değer olguyu biliyorsunuz. Şayet bir kimseye uyarıcı-kelimelerin nispeten uzunca bir listesinden müteşekkil bir çağrışım deneyi verilecek olursa ve deneyin bitiminin ardından kısa bir süre sonra kelimeler ona yeniden sunulacak olursa bir uyarıcı-kelimenin karmaşaya dokunduğu ve ilk tepkisini bir başka tepki ile değiştirmeye eğilimli olduğu durum dışında, ilk durumdaki tepkilerinin aynısını üretecektir. (4) Sürdürme hatası (perseveration) görüngüsü (yahut daha iyi bir ifade ile “sonraki etki”) vuku bulabilir. Şayet bir karmaşa kendisine dokunan bir uyarıcı-kelime – “kritik” bir uyarıcı-kelime – ile uyandırılacak olursa sıklıkla bunun etkileri (örneğin tepki-süresinin uzaması) süreğen olur ve deneğin sonraki kritik-olmayan uyarıcı-kelimeleri vereceği tepkileri de etkiler. Bu belirtilerin tümü ya da birkaç tanesi beraberce görüldüğünde bu bizim tarafımızdan bilinen rahatsız edici etkinin sorgulanmakta olan denekte mevcut olduğu anlamına gelir. Tarafınızdan ele alınan rahatsızlık, karmaşanın onun zihninde duygulanım ile yüklü olduğu ve tepki verme görevine ilişkin dikkatini bozabildiği manasına gelir. Böylelikle bu rahatsızlıkta bir “psişik öz-ihaneti” görürsünüz.

Biliyorum, şu anda, gayesi sanığı objektif bir öz-ihanete yöneltecek olan bu prosedürün potansiyelleri ve güçlükleri hususunda düşüncelisiniz. Bu sebeple, uzaklara gömülmüş ya da gizli tutulmuş bir psişik öğeyi ifşa etmeye yönelik tıpatıp benzer bir yöntemin bir başka alanda on yıldan uzun bir süredir kullanılmakta olduğu gerçeğine dikkatinizi çekmek isterim. Amacım, bu iki alan arasındaki benzerlikler ve farklılıkları sizlere açıklamaktır.[10]

Aklımdaki alan sizinkinden oldukça farklıdır. Histerinin ve zorlantılı düşüncelerin örnekleri olarak kabul edilebileceği belirli – psikonevrozlar olarak bilinen – “nevrotik hastalıklara” uygulanan terapiden bahsediyorum. Bu yöntemin adı psikanalizdir; benim tarafımdan, ilk kez Viyana’da Josef Breuer tarafından uygulanan “katartik” terapi biçiminden dönüştürülerek oluşturulmuştur.[11] Sizi gafil avlamak için suçlu ve histerik arasında bir benzetmeye gitmeliyim. Her ikisinde de bir sır, gizli bir şey ile meşgulüzdür. Fakat paradokstan kaçınmak için şimdiden aradaki farkı işaret etmeliyim. Suçlunun durumunda söz konusu olan bildiği ve sizden sakladığı bir sırdır, ne var ki histeriğin durumunda bu sır kendisinin de bilmediği, kendisinden saklanmış olan bir sırdır. Bu nasıl mümkün olabilir? Zahmetli araştırmaların nihayetinde artık biliyoruz ki tüm bu hastalıklar hastanın duygulanım ve onlardan doğan isteklerle beraber kuvvetli bir şekilde yüklenen belirli düşünceleri ve anıları, düşünce süreçlerinin bir parçası olamayacak – bilincine giremeyecek – ve böylelikle ona bilinmez kalacak şekilde bastırmayı başarmış olmasından kaynaklanmaktadır. Fakat bu bastırılmış psişik öğeden (bu “karmaşalardan”) hastayı, tıpkı bir vicdan azabı gibi huzursuz eden somatik ve psişik semptomlar üretilir. Dolayısıyla, bu bağlamda, suçlu ve histerik arasındaki fark temeldir.

Ne var ki terapistin görevi soruşturma yargıcınınki ile aynıdır. Gizli psişik öğeyi ifşa etmek zorundayız ve bunu yapabilmek için tespit işine yarayacak birkaç araç geliştirdik ki hukuk ile meşgul siz beyefendiler, görünüşe göre, bunlardan bazılarını taklit edeceksiniz.

Uzmanlığınızın bakış açısından, biz doktorların psikanalizde nasıl ilerleme kat ettiğini işitmek ilginizi çekecektir. Hasta bize kişisel tarihinin ilk anlatısını sunduğunda ondan kendisini aklına öylece gelen düşüncelere bırakmasını ve söyleyeceklerini hiç sakınmadan söylemesini rica ederiz. Gördüğünüz üzere en azından onun bizimle paylaşmıyor olduğu, bu spontane düşüncelerin tesadüfen seçilmediği ve onun giziyle – karmaşasıyla – ilişkilerine istinaden belirlendiği ve bu karmaşanın türevleri olarak değerlendirilebilecekleri varsayımı ile başlarız. Bunun, kendisi yardımıyla çağrışım deneylerini yorumlayabildiğiniz varsayımın aynısı olduğunu fark edeceksinizdir. Fakat biz hastayı aklına gelen tüm düşünceleri aktarma kuralına uyma talimatı versek de o bunu yapabilmeye muktedir değil gibidir. Kısa süre içerisinde evvela bir, sonrasında bir başka düşünceyi sakınır. Bunun için çeşitli açıklamalar sunar: Ya düşünce önemli değildir ya alakasızdır ya da tamamen anlamsızdır. Biz de bunun üzerine bu itirazlara rağmen düşünceyi aktarmasını ve onu takip etmesini talep ederiz zira eleştirisinin ta kendisi bize mevzubahis düşüncenin bizim ifşa etmeye çalıştığımız “karmaşaya” ait olduğunu kanıtlar. Bu davranışın hastada mevcut olan ve tedavi boyunca hiçbir vakitte kendisinden azade olamadığımız direncin bir tezahürü olduğunu fark ederiz. Yalnızca, bu direnç kavramının hem hastalığın kökenini hem de onun tedavisinin mekanizmasını anlamakta olabilecek en büyük önemi kazandığını kısaca işaret etmek ile yetineceğim.

Deneylerinizde siz deneğin bu spontane düşünceleri gibi doğrudan eleştiriler ile karşılaşmıyorsunuz. Ne var ki diğer bir yandan biz psikanalizlerimizde, sizin dikkatinizi cezbetmiş olan karmaşanın tüm göstergelerini gözlemleyebiliyoruz. Hasta artık kendisine sunulan kuraldan kaçma teşebbüslerinde bulunmadığında bile biz yine de zaman zaman duraksadığında, tereddüt ettiğinde ya da düşüncelerinin yeniden üretimini durdurduğunda, bunu fark ediyoruz. Bizim görüşümüze göre böylesi her tereddüt direncinin bir ifadesidir ve “karmaşa” ile bağlantının bir göstergesidir. Hakikaten de tıpkı sizin durumunuzda tepki-süresinde olduğu gibi, bu tereddüdü böylesi bir bağlantının en önemli işareti olarak değerlendiririz.[12] Tereddüdü, geri tutulan düşüncenin içeriği itiraz edilebilir gözükmese ve hasta bunu anlatmakta niçin tereddüt edeceğini tahayyül edemediği hususunda bizi temin etse de bu şekilde yorumlamaya alışkınız. Psikanalizde vuku bulan duraksamalar bir kural olarak sizin tepki deneylerinde gözlemlediğiniz gecikmelerden kat ve kat uzundur.

Sizin için karmaşanın göstergelerinden bir tanesi daha – tepkinin içeriğindeki değişiklik[13] – psikanaliz tekniğinde bir rol oynar. Sıklıkla, hastalarımızda sıradan ifade biçimlerinden en ufak sapmaları bile gizli bir anlamın işareti olarak değerlendiririz ve bu yönde yorumlar yaparak kendimizi bir süreliğine hastanın alaylarına gönüllü bir şekilde açık ederiz. Hakikaten de herhangi bir belirsizliği öne sürebilecek ve gizli anlamın masumane bir ifadeyle parıldayabileceği işaretlere bakınırız. Yalnızca hastalar değil psikanalitik teknikten ve onun özgül niteliklerinden bihaber olan tıptan meslektaşlarımız da bunlara inanmaz ve bizi çok zeki olmak ve kelimeler ile oynamak ile suçlarlar. Fakat, neredeyse her zaman haklıyızdır. Sonuç olarak, dikkatlice korunan bir sırrın kendisine ancak zarif yahut alabildiğine belirsiz imalar ile ihanet edeceğini anlamak pek de zor değildir. Nihayetinde hasta karmaşayı ifşa edebilmemiz için gereken her şeyi “dolaylı temsil” yoluyla bize açık etmeye alışır.

Daha kısıtlı bir alanda olsa da sizin için bir karmaşanın göstergelerinden üçüncüsü olan şeye de ([bir tepkinin] yeniden üretimde hatalar – yani, değişiklikler –) psikanaliz tekniğinde başvurulur. Rüyaların yorumunda sıklıkla bir görevle karşı karşıya geliriz – rüyanın hatırlanan içeriğinin gizli anlamına çevirisi. Bazen göreve nereden başlayacağımıza emin olamayız ve bu durumda ampirik olarak keşfedilen ve bize hastaya rüyasını yeniden anlattırmayı öneren bir kuraldan faydalanabiliriz. Bu esnada hasta sıklıkla, geri kalanını doğru bir biçimde tekrarlarken rüyanın belirli kısımlarına dair ifade biçimlerini değiştirir. Değişiklikler sebebiyle yeniden üretimin kusurlu olduğu ve aynı zamanda sıklıkla da atlanan noktalar, bizim dikkat kesildiğimiz noktalardır zira hata karmaşa ile bir ilişkiyi garanti ettiği gibi rüyanın gizli anlamına en iyi yaklaşımı da vaat eder.[14]  

Size sürdürme hatasına[15] benzer bir görüngünün psikanalize tezahür etmediğini itiraf edecek olursam bundan açıklamakta olduğum ortak noktaların sona erdiği izlenimine kapılmamalısınız. Gözle görünür fark yalnızca sizin deneylerinizin özgül koşullarından kaynaklanır. Zira siz, karmaşanın etkisinin gelişimine gereken süreyi bağışlamıyorsunuz. Hemen hemen etkisini göstermeye başlamıştır ki siz deneğin dikkatini yeni ve muhtemelen masum bir uyarıcı-kelime ile dağıtırsınız ve akabinde deneğin sizin müdahalenize rağmen karmaşa ile meşgul olmaya devam ettiğini gözlersiniz. Diğer bir yandan psikanalizde böylesi müdahalelerden kaçınırız ve hastayı karmaşası ile meşgul ederiz. Bizim prosedürümüzde her şey bir sürdürme hatası olduğundan biz mevzubahis görüngüyü ayrı bir vaka olarak gözlemlemeyiz.

Prensipte, tasvir ettiğim türden tekniklerin bizi hastayı bastırmış olduğu şeyin – sırrının – farkına vardırtmaya muktedir kıldığını ve böylelikle ıstırap çekmekte olduğu semptomların psikolojik nedenselliğini ortadan kaldırdığımızı haklı olarak iddia edebiliriz. Ancak siz bu başarılı sonuçlardan kendi çalışmanızın olanaklarıyla ilgili herhangi bir çıkarımda bulunmadan önce, her iki olgudaki psikolojik durumlar arasındaki bazı farklılıkları inceleyeceğiz.

Esas farktan çoktan bahsedilmiştir. Nevrotikte sır onun kendi bilincinden saklanırken suçluda sizden saklanır. İlkinde, her manada olmasa da hakikî bir bilgisizlik (ignorance) söz konusudur ikincisinde ise bir numaradan başka bir şey yoktur. Bununla bağlantılı olarak uygulamada önem arz eden bir fark daha vardır. Psikanalizde hasta direnç ile mücadeleye bilinçli gayretleri ile yardımcı olur zira incelemeden bir şeyi, yani iyileşmeyi, beklemektedir. Ne var ki suçlu sizinle çalışmaz; çalışacak olsaydı bu kendi egosuna karşıt olurdu. Sanki bunu telafi etmek için, araştırmanızdaki tüm gayretiniz kendi namınıza bir objektif kesinliğe ulaşmaktır. Buna karşılık bizim terapimiz hastanın kendisinin de aynı kesinliğe ulaşmasını talep eder. Bu sizin seminerlerinizdeki deneylerinizde asla ulaşamayacağınız bir kesinliktir zira sanık rolünü oynayan bir meslektaş nihayetinde bir iş arkadaşı olarak kalır ve kendisine ihanet etmek istememesine yönelik bilinçli kararlılığına rağmen size yardımcı olur.

İki durum arasındaki mukayeseye yakinen bakacak olursanız psikanaliz zihinde gizli olanın ifşaatının daha basit, daha özgül bir biçimiyle ilgilidir; ne var ki sizin çalışmanızda görev daha teferruatlıdır. Bir psikonevroz vakasının değişmez bir biçimde (en geniş anlamıyla) bastırılmış cinsel karmaşa ile ilgili oluşu sizin hesaba katmanızı gerektirmeyen bir farktır. Fakat bir başkası vardır ki onu hesaba katmanız gerekir. Psikanalizin amacı her vakada muhakkak aynıdır: Hazsızlık duyguları nedeniyle bastırılan ve bilince getirilmesi için bir girişimde bulunulduğunda direnç işaretleri üreten karmaşalar ifşa edilmelidir. Bu direnç konumlandırıldığı gibidir; bilinçdışı ve bilinç arasındaki sınırda ortaya çıkar. Sizin durumunuzda söz konusu olan, tamamen bilinçten gelen bir dirençtir. Bu farkı peşinen göz ardı edemezsiniz. Evvela bilinçli direncin bilinçdışı direnç ile aynı göstergelerle ihanete uğrayıp uğramadığını deneysel olarak tespit etmelisiniz. Dahası, bence, biz psikoterapistlerin yaptığı gibi bir karmaşaya ilişkin kendi objektif belirtilerinizi “direnç” olarak yorumlayıp yorumlamadığınızdan emin olamazsınız. Suçlularda pek sık olmasa da deneklerinizde dokunduğunuz karmaşa haz verici bir tonda olabilir ve bu noktada şu soru ortaya çıkar: Hazsız bir tonda olan karmaşa, haz verici olan ile aynı tepkiyi üretir miydi?

Ayrıca sınamanızın doğası gereği psikanalizde ortaya çıkmayacak olan bir güçlüğe tâbî olabileceğini belirtmek isterim. Siz incelemenizde masum olmasına rağmen suçluymuşçasına tepki veren bir nevrotik tarafından yanlış yola saptırılabilirsiniz zira onda hâlihazırda gizlenmiş vaziyette olan suçluluk duygusu, bu biricik durumda yöneltilen suçlamayı ele geçirilebilir. Bu olasılığı lüzumsuz bir kurgu olarak değerlendirmemelisiniz; yalnızca bu türden olayların sıklıkla gözlendiği kreşleri (nursery) düşünmeniz kâfidir. Bazen öyle olur ki bazen kötü bir hareket ile itham edilen çocuk suçlamayı şiddetle reddeder lâkin aynı zamanda ifşa olmuş bir günahkâr gibi ağlar. Masumiyetini iddia ettiğinde, çocuğun yalan söylediğini düşünebilirsiniz fakat böyle olmak zorunda değildir. Hakikaten de sizin kendisini itham ettiğiniz belirli bir suçu işlememiş olsa da sizin hiçbir bilginizin olmadığı ve onu itham etmediğiniz bir başka suçu işlemiş olabilir. Dolayısıyla haklı olarak bir kötü hareket hususundaki masumiyetini haklı olarak reddederken aynı zamanda bir başkası namına suçluluk duygusuna ihanet etmektedir.[16] Pek çok başka hususta olduğu gibi bu bağlamda da yetişkin nevrotik bir çocuk gibi davranır. Pek çok insan böyledir ve sizin tekniğinizin böylesi kendini suçlayan bireyler ile hakikaten suçlu olanları birbirinden ayırt etmekte başarılı olabilip olamayacağı hâlâ tartışmaya açıktır. Son olarak bir nokta daha var. Biliyorsunuz ki cezaî süreçleri düzenleyen kurallara göre sanığı kendisini şaşırtacak herhangi bir prosedüre tâbî tutamazsınız. Dolayısıyla bu deneyin kendisine ihanet edip etmeyeceğine yönelik bir mesele olacağının farkında olacaktır. Öyle ise bir kimsenin deneğin dikkati karmaşadan uzak tutulduğunda, karmaşaya yöneltildiği takdirde verecekleri ile aynı tepkileri vermesinin beklenebilip beklenemeyeceği ve bir şeyi gizleme niyetinin farklı insanlarda farklı tepki biçimlerini hangi ölçülerde etkileyebileceği soruları sorulmalıdır.

Bilhassa sizin araştırmanızın temellerini oluşturan koşullar çok çeşitli olduğundan psikoloji bunların sonuçlarıyla yakinen ilgilenir ve çok kısa zaman içerisinde bu sonuçların pratikteki kullanışlılığı hususunda bir umutsuzluğa kapılmamanızı istirham ederim. Benim çalışmalarım şimdiye dek adlî pratik uygulamalardan uzak tutulmuş olsa da belki de bir öneride bulunmam için müsaade buyurursunuz. Hazırlık ve sorunların formülasyonu maksadıyla seminerlerde deneyler vazgeçilmez olabilse de hiçbir zaman bir ceza davasındaki sanığın psikolojik durumunda onları tekrar edebilmeye muktedir olamayacaksınız. Deneyler saçma uygulamalar olarak kalacak ve hiçbir zaman ceza davalarındaki pratik uygulama için bir temel sunamayacaklardır. Bu deneylerin böylesi bir uygulamasından vazgeçmek istemiyorsak, aşağıdaki çare bize kendisini sunar. Sonuçlarının Mahkeme’nin kararını etkilemesine müsaade edilmeksizin, her bir cezaî davada birkaç yıl boyunca sürecek böylesi incelemeleri üstlenmenize izin verilebilir, hatta, bu sizin göreviniz kılınabilir. Elbette Mahkeme’nin sizin sanığın suçluluğuna ilişkin gerçekleştirdiğiniz incelemenin sonuçlarından hiçbir vakitte haberdar edilmemesi en iyisi olacaktır. Bu yol ile yıllar yılı edinilen sonuçları toplamak ve karşılaştırmak suretiyle bu psikolojik yöntemin işlevselliği hususundaki şüpheler hiç şüphesiz ortadan kalkacaktır. Pek tabiî biliyorum ki bu öneriyi hayata geçirebilmek yalnızca sizin ve kıymetli hocalarınızın takdirinde değildir.

 

Kaynak: Freud, S. (1906). Psycho-Analysis and the Establishment of the Facts in Legal Proceedings. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume IX (1906-1908): Jensen’s ‘Gradiva’ and Other Works, 97-114.

 

Halsmann Vakası Hakkında Uzman Görüşü (1931)[17]

 

Bildiğimiz kadarıyla Ödipus karmaşası tüm insanların çocukluğunda mevcuttur, gelişim süreci boyunca büyük değişikliklere uğrar ve yetişkin bir yaşta bile değişen kuvvet derecelerinde pek çok insanda onunla karşılaşılır. Esas özellikleri, evrenselliği, içeriği ve yazgısı psikanalizin zamanından yıllar evvel keskin düşünür Diderot tarafından meşhur diyaloğu Le neveu de Rameau’nun bir paragrafında görülebileceği üzere, kabul görmüştür: “Si le petit sauvage etait abandoné à lui-même, qu’il conservât toute son imbécillité, et qu’il réunît au peu de raison de Penfant au berceau la violence des passions de l’homme de trente ans, il tordrait le col à son père et coucherait avec sa mère.”[18]

Şayet Philipp Halsmann’ın babasını öldürdüğü objektif olarak ortaya konulsaydı, Ödipus karmaşasını aksi takdirde açıklamasız kalacak bir eylem için bir güdü sunması maksadıyla öne sürmek çeşitli sebeplere dayandırılabilirdi. Böylesi bir kanıt sunulmadığı için Ödipus karmaşasından bahsetmenin yanıltıcı bir etkisi vardır; en azından lüzumsuzdur. Halsmann ailesinin soruşturulmasının üzerine açığa çıkarıldığı hâliyle baba ve oğul arasındaki çeşitli anlaşmazlıklar, oğlanın babasıyla kötü ilişkileri olduğu varsayımına temel hazırlamak için bütünüyle uygunsuzdur. Aksi söz konusu olsaydı bile bunun böylesi bir eylem ile arasında illiyet bağı kurulma durumundan uzak olduğunu söylemek durumunda kalırdık. Bilhassa sürekli mevcut oluşu sebebiyle Ödipus karmaşası suçluluk sorusuna cevap sunmaya uygun değildir. Durum, iyi bilinen bir anekdot ile tahayyül edilebilir. Bir hırsızlık olmuştur. Levyeli bir adam suçlu bulunur. Kararın verilişinin ardından kendisine söyleyecek bir şeyi olup olmadığı sorulduğunda zinadan da yargılanmak için yalvarır – zira o esnada üzerinde zina için de bir alet bulunmaktadır.

Dostoyevski’nin büyük romanı Karamazov Kardeşler’de Ödipus meselesi ilginin merkezindedir. Yaşlı Karamazov insafsız baskısı ile oğullarını kendisinden tiksindirmiştir; bunun yanı sıra, bir tanesinin gözünde, arzuladığı kadın için güçlü de bir rakiptir. Bu oğul, Dmitri, babasından güç kullanarak intikam almak niyetini gizlemez. Dolayısıyla babası öldürüldükten ve soyulduktan sonra onun babasının katili olarak suçlanması ve masumiyetine ilişkin tüm itirazlarına rağmen hüküm giymesi, doğaldır. Ne var ki Dmitri masumdur; babasını bir başka erkek kardeşi öldürmüştür. Romandaki duruşma sahnesinde geçen ve meşhur olan bir vecize şu şekildedir: “Psikoloji iki yanı keskin bıçaktır.”[19]

Innsbruck Tıp Fakültesi’nin Görüşü Philipp Halsmann’a etkili bir Ödipus karmaşası atfetmek niyetinde gibidir lâkin bu etkinin ölçeğini belirtmekten sakınır zira suçlamanın baskısı altında Philipp Halsmann’ın namına “tam bir ifşaat” için gerekli koşullar karşılanmamıştır. Fakülte, “sanığın suçluluğuna istinaden eyleminin kökeni için Ödipus karmaşasına bakılabileceği varsayımını” dahi reddettiğinde, inkârlarını lüzumsuz yere oldukça ileriye taşımaktadır.

Aynı Görüş’te hiç de anlamsız olmayan bir çelişki ile karşı karşıya kalırız. Benim görüşüme göre kritik zaman öncesindeki ve kritik zaman esnasındaki izlenimler ile ilgili duygusal şokun bellek üzerindeki bozuculuğunun muhtemel etkisi, haksız yere, aşırıya indirgenmiştir. İstisnaî bir ruh hâline ya da zihinsel hastalığa ilişkin varsayımlar kesin olarak reddedilmiş lâkin Philipp Halsmann’da eylemin ardından vuku bulan “bastırmaya” ilişkin bir açıklama peşinen kabul edilmiştir.  Ne var ki hiçbir şiddetli nevroz belirtisi sunmayan bir yetişkinde bir anda ortaya çıkan böylesine bir bastırmanın – bir eylemin bastırılışı, normal ruh hâli yahut yalnızca fiziksel bir yorgunluk içerisinde değişerek ortaya çıkacak olan mekâna ve zamana ilişkin tartışmaya açık herhangi bir detaydan kati suretle daha önemlidir – pekâlâ ender olacağını söylemeliyim.

 

Kaynak: Freud, S. (1931). The Expert Opinion in the Halsmann Case1. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XXI (1927-1931): The Future of an Illusion, Civilization and its Discontents, and Other Works, 251-253.

Çeviren: İbrahim Şahin Ateş 

[1] Bu iki çeviriyi inceleyen ve hukukî terimlerin doğru kullanımları hususunda benden kıymetli yardımlarını esirgemeyen Ezgi Duman’a teşekkür ederim, çn.

[2] Burada “aklına gelen” (occurs to him) şeklinde çevrilen Almanca kelime “Einfall’dir”. İngilizce çevirinin editörü Einfall’i bu şekilde karşılamak hususunda bir başka yerde açıklayıcı bir dipnot sunar (Krş. Ruhçözümlemesine Giriş Konferansları çev. Dr. Emre Kapkın & Ayşen Tekşen, İstanbul: Payel, 2016: 67). Mevzubahis dipnot Assoziation ve Einfall kelimelerinin Freud tarafından eşanlamlı olarak kullanıldığı durumlara rağmen Einfall’in daima “çağrışımsal” olması gerekmediğine ilişkin bir açıklamadır, çn.

[3] [Bu muhtemelen Freud’un kelimeyi ilk kez özgül bir manada kullanışıdır.] Almancası Komplex olan bu kelimeyi karmaşa olarak Türkçe söyledim. Hem “kompleks” hem de “karmaşa” kelimelerinin gündelik anlamları, doğru tercihin hangisi olduğu hususunda tecrübe sahibi olmayan beni zor duruma düşürüyor. Elbette burada kastedilen “kompleks” kelimesiyle anlaşılabileceği gibi bir çeşit “tavır” değildir ama aynı zamanda Komplex yalnızca bir çeşit “karmaşa” da değildir. Ben bu noktada tercihimi yalnızca alışkanlığıma dayandırabilirim, çn.

[4] Günlük Yaşamın Psikopatolojisi.

[5] [Öyle gözüküyor ki burada Freud’un aklında olan şey onun “Dora” ismini seçişidir. Bu durum onun tarafından Günlük Yaşamın Psikopatolojisi’nin (1901b) ilk baskısının 12. Bölüm’ünde (A) ilk örnek olarak tartışılır. Freud bu tartışmaya 1907 yılında bir paragraf daha eklemiştir.]

[6] [Bu Freud’un Adler’e ilk göndermesidir.]

[7] [Bunlardan bir tanesi Freud tarafından Günlük Yaşamın Psikopatolojisi’nin 1907’den sonraki baskılarında kullanılır (12. Bölüm, A alt maddesi, 3. Örnek).]

[8] Ezgi Duman beni soruşturma yargıcının (examining magistrate) yalnızca “soruşturma aşamasında iş gördüğü” hususunda bilgilendirdi. Buna göre, bu makamdaki bir kimse ne bir savcıdır ne de nihaî kararı verecek olan mahkemenin bir cüzüdür. Bkz Elsner, B., de Cavarlay, B.A., & Smit, P. (2008). “The Examining Magistrate’s Function and Involvement in Investigative Matters”, European Journal of Criminal Policy and Research, 225-235.

[9] Krş. Jung, 1906. [Buna bir başka gönderme Günlük Yaşamın Psikopatolojisi’nin (1901b) 12. Bölüm’ünün B Kısım’ına 1907 yılında eklenen bir dipnotta bulunabilir.]

[10] [Freud, 26 Şubat 1908 tarihli Viyana Psikanaliz Cemiyeti toplantısında çağrışım deneylerinin kritik doğası üzerine bazı yorumlar yapmıştır.]

[11] Krş. Breuer ve Freud, Histeri Üzerine Çalışmalar, 1895.

[12] [Yukarıdaki 2. Madde’ye bakınız.]

[13] [Yukarıdaki 1. Madde’ye bakınız.]

[14] Benim Düşlerin Yorumu başlıklı eserim ile karşılaştırınız (1900a) [Standard Ed., 5, 515].

[15] [4. Madde]

[16] [Çok sonraları Freud bu konuyu “Halsmann Vakası Üzerine Uzman Görüşü’nde” (1931d) ele almıştır.]

[17] [‘Das Fakultätsgutachten im Prozess Halsmann.’ Psychoan. Bewegung, 3 (1) (1931), 32; G.S., 12 (1934), 412; Z. Psychoan. Päd., 9 (0) (1935), 208; G.W., 14 (1948), 541. Mevcut çeviri, ki muhtemelen İngilizcedeki ilk çeviridir, Angela Richards tarafından yapılmıştır. Genç bir öğrenci, Philipp Halsmann, 1929 yılında baba katli ile suçlanarak Innsbruck Mahkemesi karşısına çıkartılmıştı. Mahkeme tutuklunun ruh hâli konusunda şüpheliydi ve Innsbruck Tıp Fakültesi’nin uzman görüşüne başvurmuştu. Görüş Ödipus karmaşası ve bastırma mefhumlarını öne sürmüş olsa da psikanalize karşılık gözle görülür bir cehalet ve ikircik içerisindeydi. Innsbruck Mahkemesi tutukluyu suçlu buldu ve Viyana’daki Temyiz Mahkemesi’ne yapılan başvuru 21 Ocak 1930’da reddedildi. Ne var ki Halsmann, daha sonrasında affedildi. Fakat Viyana Üniversitesi’nden Hukuk Bilimi Profesörü Dr. Josef Kupka genç adamın kişiliğinin hak etmediği şekilde lekelendiğini hissetti ve esas mahkeme kararını bozmak için bir seferberlik başlattı. Bu esnada Neue Freie Presse’de Innsbruck uzman görüşünü eleştiren uzun bir makale yayınladı (29-30 Kasım 1930). Vakasına hazırlanırken Profesör Kupka mevzubahis üzerine Freud’un görüşlerini rica etti ve buradaki bildiri bunun sonucudur.]

[18] [“Eğer küçük yabanıl kendi başına bırakılsaydı tüm budalalığını koruyarak ve beşikteki bir çocuğun dar mantığıyla otuz yaşındaki bir adamın şiddetli tutkularını birleştirerek babasını boğazlar ve annesiyle yatardı.” Freud burada mevzubahis satırların Goethe çevirisini kullanır. Yine bu satırların esasını uzunca zaman önce Giriş Konferansları’nın 21. Konferans’ının sonunda (1916-’17) alıntılamış ve Outline of Psycho-Analysis’in II. Kısım’ının sonunda yine değinmiştir (1940a [1938]).] Ben burada Dr. Emre Kapkın ve Ayşen Tekşen tarafından yapılan çeviriyi kullandım. Krş. Ruhçözümlemesine Giriş Konferansları, İstanbul: Payel, 2016: 336, çn.

[19] [Freud bu sözü uzunca zaman önce “Dostoyevski ve Baba Katli” (1928b) başlıklı makalesinde alıntılamış ve ona yine “Dişi Cinselliği’nde” (1931b) değinmiştir. Aslında benzetmenin Almanca ve Rusça esası “iki uçlu çubuk”tur. Burada mevcut hâli Constance Garnett’in çevirisinden alınmıştır.]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu