Blog

İletişim Biçimlerinde Dönüşüm “Bir Köken Arayışı”- Serap Kavak

İletişimin gerçekleşebilmesi için sahneye her şeyden önce dilin davet edilmesi gerektiği düşüncesi bir ön kabule yaslanıyor gibi görünse de bu, aslında kökene inme cesaretinde bulunmayan indirgemeciliğin fazladan birkaç sıçramayla kendini gösteren kestirime dayalı bakışın ürünüdür.

Dil, zamansal çizginin “şu ana” dayalı boyutunda iletişim için bir son radde olarak görülmektedir. Ancak bu zamansal çizginin neresinde belirdiği, hangi koşulda hangi becerilerin varlığı sonucu geliştiği karmaşık ve zorlu köken arayışının ilk adımında cevaplanması gereken kimi sorulardır.

İletişim süreci, iletişime ortak olan tarafların niteliğine göre farklı anlayışlar tarafından farklı tanımlanabilmektedir. Örneğin biyologlar iletişimi, ötekilerin yapıp etmelerine etki eden tüm fiziksel ve davranışsal özelliklerle açıklamaktadırlar. Bunlar esnek olmayan, iradi denetimden uzak, evrimsel süreçler içinde oluşan iletişim amaçlı gösterilerdir. İletişim amaçlı sinyallerin hüküm sürdüğü, maksatlı iletişim olarak adlandırılan madalyonun öteki yüzündeki iletişim sürecinde ise durum bu kadar basit ve tepkisel değildir. İletişim kuran taraf alıcının davranışını veya psikolojik durumunu belli bir maksatla kasıtlı şekilde etkileme girişiminde bulunuyorsa ve iletişimin alıcı tarafı bunun bir derece farkına varabiliyorsa tam olarak psikolojik açıdan iletişimin başladığı noktada bulunuyoruz demektir.

İnsan iletişimi, arka planında ortak maksatlılık ve ortak dikkat becerileriyle paylaşma ve yardım etme gibi sosyal güdülenimlerin hüküm sürdüğü iş birliğine dayalı faaliyetlerin özel bir örneğidir.

O zaman öncelikle, iş birliği yapmaya olanak sağlayan bu beceriler ve güdüleri incelememiz gerekmektedir. Ortak maksatlılık, diğer bir deyişle “biz” maksatlılığı psikolojik alt yapısı sebebiyle ortak çalışmaya dayanan faaliyetler için elzem bir unsurdur. Başkalarını bizimle iş birliği yapmaya aday olarak görmenin ve birlikte alet yapıp avlanmaktan sinemaya gitmeye kadar çağın koşullarının gerektirdiği her bir aktivitede ortaklık kurmanın temelini oluşturur.

İnsanların niyetlerini paylaşarak kurdukları bu ortak maksatlılık; öznenin ötekiyle aynı hedefe ya da aynı düşünceye sahip olduğunu bilmesi, ötekinin de bunu bilmesi, öznenin de ötekinin bildiğini bilmesi olarak devam eden yinelemeli niyet okuma becerilerinin uzantısıdır. Bu niyet paylaşımı ve ortak amaçlar başka bir ortaklığa da kapı aralamaktadır: Ortak dikkat. Dikkatimi bir nesneye veya olaya yönlendirdiğim zaman ekip arkadaşımla ortak hareket edebilmem için onun da dikkatini aynı şeye çekebilmem gerekir. Bu, belli bir amaç doğrultusunda birlikte eyleme geçmenin en önemli kurallarından biridir. Tomasello’nun 2008 yılında yazdığı İnsan İletişiminin Kökenleri başlıklı kitabında ortak dikkat çerçevesi olarak da tanımladığı ortak zemin ise paylaşılan öznelerarası bağlam olarak nitelendirilir ve yakın algı ortamımızdan geçmişe dair ortak deneyimlere, dünyayla ilgili görüşlerden kültürel malumatlara kadar birçok şeyi kapsar.

Tomasello aynı zamanda iş birliğinin altında yatan üç temel güdüden bahseder: Yardım talep etme, karşı tarafın işine yarayacak bilgiler vermeyi de kapsayan yardım önerisinde bulunma ve ortak zeminin genişlemesini sağlayan başkalarıyla duygu ve tavır paylaşımında bulunma (Tomasello, 2008: 77, 78). İş birliği faaliyetlerinde tek bir ortak amaç doğrultusunda hareket eden bireyler için bu üç güdünün varlığının onların lehine olduğunu söyleyebiliriz.

Yardım istendiği takdirde karşıdakinden yardım geleceğine dair düşünceler yinelemeli zihin okuma becerisi sayesinde taraflar arasında iş birliğine açık olduklarına dair karşılıklı varsayımların gelişmesini ve böylelikle karşımızdakinden bir şey istemeye ya da onunla paylaşım yapmaya dair sosyal niyetin oluşmasını sağlar. Bu sosyal niyeti kişiye bildirmek ise iletişimsel niyet aracılığıyla mümkün olur. İletişim kuran taraf ötekinin dikkatini söz konusu duruma veya nesneye çekerek bir ortak dikkat çerçevesi oluşturur, alıcı taraf ise iletişim kuranın sosyal niyetini anlayarak nasıl davranacağına karar verir.

Tüm bunlar iş birliğine dayalı bu sürecin bilişsel ve güdüsel temelini oluşturur. Peki bunlar pratikte nasıl tezahür eder? İletişimsel niyetlerimizin anlaşılması için ne tür yollara başvururuz?

Bu noktada bahsi geçecek ilk şeyin dil olamayacağını iddia etmeye devam edebiliriz. Çünkü dile atfedilen birçok özellik aslında çok basit jestlerle kurulan iletişimde bulunmaktadır. Dilsel iletişime dönüşümü sağlayan yolda iletişim biçimlerinin ilk adımını uzlaşımsal olmayan, kodlanmamış, iş birliğine dayanan faaliyetleri etkili biçimde düzenlemek için türe özgü yollarla güçlü biçimde kullanılan doğal jestlerden biri olan işaret jesti oluşturmaktadır. Karşıdakinin aradığı veya onun işine yarayacak herhangi bir şeyin yerini bildirmek veya arkadaşını ortamda bulunan bir tehlikeye karşı uyarmak gibi daha çok mekâna bağlı durumlarda işaret etmek oldukça işlevseldir. Ancak tarafların çok az bir ortak zemine sahip olduğu veya hiç olmadığı durumlarda işaret jesti yetersiz kalmaktadır. Görüntüsel jestler yani pantomim ise ortak zemine daha az bağlıdır. Çünkü bilgi, jestin kendisinde hayat bulmaktadır. Fakat iletişime konu olan eylemleri taklit biçiminde sahnelemek gerektiği için görüntüsel jestler bireyoluşta daha sonraları ortaya çıkmaktadır. Doğal iletişimin daha simgesel bir boyutu olan görüntüsel jestlerin de tıpkı işaret jesti gibi iletişimsel sınırlılıkları bulunmaktadır. Daha önce tanık olunmayan bir eylemin taklit yoluyla anlatımına bakarak doğru çıkarımlarda bulunmak mümkün görünmemektedir. Bu noktada dikkatimizi işaret ve pantomim gibi doğal iletişim biçimlerinden sosyal öğrenme deneyimlerinin grubun bütün üyeleri arasında paylaşılmasını gerektiren keyfi işaretlerin kullanıldığı uzlaşımsal iletişime çevirmemiz gerekmektedir. Bireylerin iş birliksel süreç içerisinde birbirlerinin kullandığı jestleri taklit aracılığıyla öğrenmeye başlamasıyla ilk uzlaşımların ortaya çıktığı düşünülmektedir. Daha sonra sosyal ve iletişimsel niyetin birlikteliğinden doğan bu görüntüsel ilişkiye hâkim olmayan başka bireylerin taklit yoluyla öğrenilmiş bu jestlerin sadece iletişimsel etkisine tanık olduğunu ve böylece jestin arkasındaki asıl sosyal niyet yeni kullanıcılar tarafından bilinmediği için bunların artık keyfi jestler haline geldiğini söyleyebiliriz.

İlk iletişimsel uzlaşımların ses kipliğinde mi yoksa jest kipliğinde mi ortaya çıktığı sorusunu Tomasello ses kipliğinde ortaya çıkmasının mümkün olmadığı cevabıyla karşılar (Tomasello, 2008: 178). Çünkü sesler göndergesel iletişimde işaret ve pantomim gibi eylem temelli jestler kadar işlevsel görünmemektedir. Henüz dil ve konuşma kavramlarına uzak olduğumuz için burada bahsi geçen seslerin tıpkı primatlardaki gibi duygu durumlarına oldukça bağlı ve geniş bir vokalizasyona sahip olmayan türden sesler olduğunu belirtmeliyiz. Peki evrimsel süreçte ses kipliği nasıl üstünlük sağlamıştır? Zaman dilimini evrimsel süreç olarak ifade ediyorsak burada önce sesin avantajlarına değinmemiz gerekmektedir. Eylem temelli jestler bireyleri aynı mekânda durmaya hatta birbirlerini görmeye zorlar. Ancak ses, iletişimi uzak mesafelere de taşımaktadır. Ayrıca işaret ve pantomim gibi jestlerde sürekli olarak kullandığımız ellerimiz ses sayesinde serbest kalmış, böylece hem iletişim kurup hem de başka işler yapmak olanaklı hale gelmiştir. Son olarak ses kipliğiyle iletişim jest kipliğiyle iletişimden daha kamusaldır. Bu durumun olası bir çıktısı çevrede itibar sağlamaya yönelik faaliyetlerde bulunabilmektir.

İlk sesli uzlaşımların jestlerin duygusal eşlikçileri olduğu düşünülmektedir. Ancak 150 bin yıl önce insan popülasyonunda FOXP2 adlı genin ortaya çıkmasıyla insanlar sesler üzerine kontrol kurmaya başlamışlardır. Seslerin jestlere göre daha avantajlı durumda bulunması ise vokalizasyonların kendi başlarına işlevsel hale gelmesini sağlamıştır.

Köken arayışının son adımındaki dil de tıpkı doğal jestler gibi ortak maksatlılık altyapısına, iletişim kuran ile alıcı arasındaki ortak zemine ve ortak dikkat çerçevesine dayanmakta ve Tomasello’nun bahsettiği üç temel güdünün burada da rol oynadığı görülmektedir. Dilsel uzlaşım, iletişim araçlarının daha keyfi oluşundan dolayı daha güçlü göndermelerde bulunmayı mümkün kılar ve bireyler tarafından üzerinde uzlaşılan iletişim yöntemlerini belli biçimlerde kodlar. Taraflar arasında paylaşılan ortak zeminin genişliği ve yakın algı ortamının yeterliliği ise üretilen sözcelerin biçimsel kısalığını belirler. Örneğin yardım talep etmenin gerektiği durumlarda basit ifadeler yeterli olsa da bilgilendirmeler ve anlatılar gibi çok sayıda katılımcının, rollerin ve eylemlerin dahil olduğu durumlarda karmaşık sözdizimlerine ihtiyaç doğmaktadır. Dilin yapıları, nasıl meydana geldiği, evrensel benzerlikleri ya da farklılıkları kendine has, karmaşık açıklama zincirleri gerektirmektedir. Ancak bunlar temel ögelerin referans alınmasıyla çıkılan yolculuğun son adımında dallanıp budaklanmış yol ayrımları olarak bizi karşılamakta ve kökene dair bir dizi açıklama girişimimizin sonlandığını bildirmektedir.

Dilin çok değerli boyutunu göz ardı ederek tek işlevinin iletişimi sağlamak olduğunu savunursak dile büyük bir haksızlık ettiğimizi kolaylıkla kabul ederiz. Belki de artık iletişimi açıklarken dili ve ögelerini her zaman başat kabul edip alt yapıyı oluşturan ve sosyal iklimler değiştikçe, basit işaretler yetersiz kaldıkça kaçınılmaz olan dönüşümün temelinde yatan bilişsel becerilerin ve sosyal güdülenimlerin bahsini hiç açmayışımızın da başka bir büyük haksızlığa kapı araladığını kabul etmemiz gerekmektedir.

Kaynakça
Tomasello, M. (2017). İnsan İletişiminin Kökenleri çev. Gürol Koca. İstanbul: Metis Yayınları.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu