GenelYazı

Kafka’nın “Dua Edenlerle Konuşma” Öyküsü Üzerine- Umut Özen

 

GİRİZGAH

Sözgelimi Franz Kafka’nın yaşam öyküsünde yer alan çeşitli acılar, öleceğini bilecek olduğu zamanda dahi yazmaya devam etmesi ve bir an olsun umutsuzluğa düşmemesi onun bilinen karamsar havasındansa aslında umut dolu olduğuna en büyük kanıttır. Psikanaliz çeşitli acılara hatta bizatihi çalışma acısı denebilecek kapitalizme verilecek son yüzyılın en radikal cevaplarındandır. Çalışma ekonomisi ile psişik ekonomiyi bir potada düşünebilen aynı zamanda Freud’un edebiyat alanında yaptığı çırığa Kafka tıkalı değildir. Farkında olmadan, bilinçsizce, Kafka öykülerindeki stiline has üslupla psikanalitik üslubu beraber düşünmeye teşne bir arzu alanı bizlere bıraktı. Biliyoruz ki, dostu Max Brod ile olan mektuplarında psikanalizden bahsederler. Paralel olarak çalışma ekonomisi ve psişik ekonomiyi düşünenlerden Leon Troçki de Viyana ve Prag şehirlerinde 1900’lerin başındaki bu yaratımların verimliliği konusunda övgüyle bahseder. Sonradan kendisi Rus Devriminde başrol oynamış olup, Freud’un çevresiyle bizatihi tanışmıştır. Yine benzer zamanlarda Albert Einstein teorik fizik alanında düşünmeye devam ediyor olduğunu hatta Freud ile ortak mektuba çıkacak kadar da doğa bilimini psikanaliz gibi o zamanlar ikisinin de bilimsel olmadığı söylenmesine rağmen Einstein da edebiyata ve psikanalize okur düzeyinde düşkündür. Kafka eserlerindeki uçan insanlar, heykellerin eğilmesi, hayvanların başrol olması gibi öğeler Einstein’ın göreliliği ile Freud’un rüyaların uçuşkanlığına vurgu yapmasıyla beraber eritilebilir çağrışımı içinden çıkılmaz olsa da bu riski alacak olmayıp söylemeden geçemeyeceğiz. Haddizatında Kafka’nın dua eden insanlar ve zihin karışıklığı üzerine sayısız çağrışıma uğratan bu kısa öyküsünü sizler için genişçe özetlemeye çalıştım. Bu gayretim olsa olsa sizlere öyküsü Kafka’dan okumaya sevk etmesi bu celbin rabıtası olabilir. 

 

1

“Bir zamanlar her gün kiliseye giderdim, çünkü aşık olduğum kız akşamları buraya gelir, dizlerinin üzerine çöküp yarım saat dua ederdi; ben de onu sessizce seyrederdim.” sözcükleriyle başlayan öykü “itiraflar sonradan geri alındıklarında çok daha net olurlarmış.” ile biter. Başlangıç kısmından itibaren Kilise ve eşrafı özelinde gelişmiş bir öyküdür. Son derece kısıtlı kişi sayısıyla, ki takip ettirilen kişinin itirafıyla başlar. Bir itiraf(confession) çerçevesi itibariyle ikinci bir itirafın içinde bizi parabole dönüştürür. Kahramanın aşık olduğu kızı takibinde gözünü alamadığı ve “zayıf bedeniyle kendini yere atan genç bir insan dikkatimi çekti.” sözcüğünü duyarız. Oldukça dikkat çeken bu kişi:”taş­Iara dayadığı ellerinin arasına koyuyor ve inliyordu.” Bu kişi kilisede oldukça şaşkın bakışlar arasında inlemesini çok defa aynı şekilde sürdürdüğünü anlıyoruz. Devamında “Adam et­raftakilerin dikkatini çekmekten mutlu olmuşa benziyordu, çünkü her defasında kendisini duaya kaptırmadan önce etrafındaki insanların sayısını ölçmek istercesine bakışlarını gezdiriyordu.” Bu bakışların altındaki adam adete bir vaizdir. Öncelikle hareketi ile hedeflediği kitlenin hiç dikkani alamadığını varsaydığı bir adamın oldukça ilgisini çeker ve öykü boyunca doyumsuz bir enerji ile takip ettiğimiz baş karakter adamı takibe başlar. En sonunda artık bu hareketin hoşnutluğu bozmak adına soruya girişilmek istenir:”neden bu şekilde dua ettiğini sormaya karar verdim.” Bu soru parabolün ilk bilinmeyeninin ortaya konmasıdır. Parabollerde x ve y iki bilinmeyeni düzlemde eğri çizer ve aynı noktaya denk düzleme tekrardan ulaşır. Bu olmak zorunda değildir fakat yine de x ve y bilinmeyeni her defasında düzlemde iki nokta olup çizgi çizerler. Bu paraboldeki ilk x bilinmeyenimiz kilisedeki dua eden bu adamın neden bunu yaptığıdır ve bu sorunun açtıkları bizi ikinci bilinmeyen y noktasına ulaşmamızı başlatır. Parabolün ikinci bilinmeyeni bu açılma içinde gelişen delice sözcüklerin eğirilmesi adeta öyküdeki utanç meselesidir. Soru ve utanç bizi paraboldeki x ve y bilinmeyenlerinin eğrisinde salındırır, bu salınmada sorunun devamında Adam korkar ve artık hızlıca duasını edip kaçar.

 

2

 Varlığı:”Belki ben onu hep hareket halinde düşündüğümden, orada öylece dursa bile kilisenin içinde süzülüyormuş gibi geliyordu bana.” diyen baş karakter onu artık simetrik bir noktada bulur. Bu eğrinin itilimi içinde karakterimiz adamın peşinden gidişini sürdürür ve  üç saat bekler ve üzerimize örümcekler gelir:”Fakat yine de üçüncü saati bekleyerek geçirdim, kilisede kalan son insanlar da derin derin nefes alarak kilisenin karanlığın­dan dışarı çıktıklarında giysilerinin üzerinde örümceklerin gezinmesine öfkeyle katlandım.” Bu bekleyişin sonunda utandırma bizi yine de ilk karşılaşmadaki sözcüklerle karşılaştırmayı başarır, adamımıza ulaşırız:”İyi akşamlar, sevgili beyefendi, sevgili beyefendi, kızınayın bana, sadık kulunuza.” Utanç ve kulluk arasındaki bıçak sırtı ilişkiye değinen bu sözler affedilemez derecede benzerlikleriyle alçalma ve yakalanma içinde fener tutulmuş tavşanın bekleyişine dönüşür. Afallatıcı olan ise adamın vaaza girişecek derecede sözcükleriyle yükselişi olur:”Ah Tanrım, hayat dolu bir yüreği­niz, kütük gibi bir kafanız var. Beni şans olarak görüyorsunuz, ne kadar da mutlusunuzdur. Çünkü benim talihsizliğim sağı solu belli olmayan bir talihsizliktir; ince, sivri bir uçta sallanan bir talihsizlik, dokunulduğunda sorgulayanın üzerine düşer. İyi geceler bayım.” Bu sözcükler oldukça kaçmak üzere olan bir hayvanın son bakışı gibi selamlamayla bitmektedir ve karakterimizin hiç peşinden koşmaktan geri duran bir hali henüz gelmemiştir, kafası da henüz karışmamıştır. Şöyle tehdit ederiz adamı:”eğer bana cevap vermezseniz, burada, sokakta bağırmaya başlayacağım.” Vaizimiz elbette buna engel olmak için ya sessizce gözyaşı dökecekti ya da el pençe divana geçecekti ki:”Bunun üzerine ağlamaya başlayan adam kah o elimi, kah diğer elimi öpmeye başladı.” Konuşmak için mekan seçen vaiz mabedine davet eder yani kaldırıma ve temizliğin imanıyla mendilini karakterimizin oturması için buyur eder.

 

 3

Karakter sonunda samimiyetle caddenin öbür tarafına geçince adamın serdiği mendilin üstüne oturarak der ki:”Siz tam bir çılgınsınız, evet bir çılgınsınız! Kilisedeki davranışlarınız neydi öyle! İnsanı öfkelendiren ve göreni rahatsız eden davranışlar. Size bakan insan kendini nasıl duaya verebilir ki?” Bu samimi cümleler adete kölenin vaiz sesini patlatır ve durdurulamaz bir zihin bulanıklığı peyda olur. Vaizimiz Platoncu eidosundan bahsetmeye başlar ve bu bir yaşam deneyimidir:”nesnelerin gerçek isimlerini unutursunuz ve çarçabuk rastgele isimler verirsiniz.” İsim vermek Tekvin’in başında Adem(Adam) peygambere hasıl olmuş bir şeyse de Babil miti tüm dilleri bir mabette toplama fantezisi Rab tarafından engel olunan bir yasak eylem girişimine dönüşmüştür. Babil’in diğer kısmı ile “unutma” meselesini de açtığı gözönünde olmalı çünkü tüm dilleri Nuh’un tufanından sonra artık tekrardan yapmak gerektiğinde kalıcılığı önemsenerek girişilir. Bir nesneyi gördüğümüzde adete ondan başımızı çevirdiğimizde unutmaya başlamamız; Platon’un eidos felsefesindeki gerçeklikte bulunan deneyimin adeta unutmadığımız formuna eidosu diyoruzdur, Kafka’nın sözcükleriyle:”Fakat daha onlardan uzaktaşmadan isimlerini unutursunuz. ‘Babil Kulesi’ ismini verdiğiniz kavak çünkü onun bir kavak olduğunu bilmiyorsunuzdur ya da bilmek istemiyorsunuzdur- sallanıp duruyordur isimsiz isimsiz ve sizin ona ‘Sarhoş Nuh’ ismini vermeniz gerekirdi.” Kafka’nın ismi verilmemiş bir kavağa eğer ona bakan bir ad-verme olmadan, addan önce, sözcüklerin öncesindeki bebek agulaması misali başını çeviren bir bebeğin onu ancak hayal etme zaruretini akla getirir. Vaiz’in eidosu şudur:”Yani etrafındaki nesneleri sadece gelip geçici hayaller olarak algılıyorum, sanki bunlar bir zamanlar yaşamışlar da şimdilerde kaybolup gitmişler gibi. Her zaman, sevgili beyefendi, nesneleri bana görünmeden önceki halleriyle görmek istemişimdir. O zamanki halleri ile güzel ve sakindirler. Öyle olmalı, çünkü insanların onlar hakkında böyle konuştuklarını duyuyorum sıklıkla.” Zihin karışıklığı yaratması pek mümkün olmayan bu vaiz doktrini nesnelerin görünmeden önceki hallerine bir çağrıdır.

Bu çağrı fenomenolojik olarak o nesnenin kendisinde her nasıl bulunursa o formuna erişme itikadıdır. Fakat Vaiz utancın kıyısından sıyrılmıştır artık bu bulanık sudan adamımızı geçirdikten sonra ve sorar:”Neden utanayım değil mi?” Oldukça ilginç bir benzetme ile omuzlardan, gölgeden ve vitrin camlarında kaybolmaktan bahseder:”Aslında omuzları köşeli bir gölge gibi evlerin önünden sıçraya sıçraya geçerken arada sırada vitrin camlarından kaybolup gittiğim için ısrarla şikayet etmekte haklı değil miyim acaba?” Öylesi bir yok olmadan bahsetmedir ki, vitrin camlarında görüntüsündeki adete varlığın tek kanıtıdır. Gerçeğin kıyısından geçmez bu gezinti bizi artık freni hiç olmamış bir teknede şelaleden aşağı bırakır düşünceyi:”Çoğu zaman caddedeki insanlar düşüp ölüveriyorlar. O zaman dükkan sahipleri önü mallarla dolu kapılarını açıyor­lar, çarçabuk ölüyü alıp bir eve götürüyorlar”. Ölüler var ve düştükleri caddede kapılarını bunun için açmayan kişilerce evlere alınıyor. Vaiz artık bu ölülerle iltisaklı olduğunu belli ettiği anda karakterimiz yasanın savunucusu kartını oyuna sürer ve sivil polis olduğumuzu söyleriz. Bu yasanın daveti Vaiz’in devletle karşılaşması olur. Sokak arasında bir kaldırımda ve mendilin üstündeki ikinci itiraf parabolün artık son noktası olduğu yere varacağı izlenimi verir. Vaiz burada kimsenin ölü olarak bulunmadığını belirtir. Bu parabolün bitişindeki aşşağı düşmeyle birlikte Kafka bizi uzaklaştırır. Vaiz sorar:”’Ölüyü mü?’ diye soruyor neredeyse hakarete uğramış gibi. ‘Hayır, burada ölü falan yok. Burası saygın bir evdir.’ Ben selam verip gidiyorum. Fakat sonra büyük meydanı geçince her şeyi unutuyorum.” Diyaloğun karmaşık bir boyutunda tekrardan utançla dikilen ve utanç vesikasına dönen Babil kulesinin unutmamak için dikilen hali tekrardan hortlar ve unutma meselesi tekrardan peyda olur.

KAPANIŞ

Babil parabolü yıkılır ve geriye yalnız insanlık kalır:”Belediye binasının kulesinin sivri ucu küçük daireler çiziyor.” Binanın uç kısmı daireler çizmeye başlayan bir zaman kayması gerçekleşir. Babil öncesi zaman ve sonrası arasındaki tanrının boyutu işin içine dahil olur ve büyük insanlık ürkünç bir tanıklık içinde:”Bütün pencerelerin camları gürültü yapıyor, sokak lambaları bambu gibi eğiliyor.” Lambalar eğilir:”Sütun üzerin­deki Kutsal Meryem’in pelerini kıvrılıyor; rüzgarlı havada gidip geliyor.” İsa’nın gelişine daha varmadan Meryem’in pelerini kıvrılmaya başlar. “Bunu kimse görmüyor mu? Kaldırım üzerinde yürümek isteyen kadınlar ve erkekler adeta uçuyorlar.” İnsanlar uçuşmaya başlar; adeta tanrının çağrısı rüzgarları büyük insanlık için uçurmuştur. Uçuşan insanlar:”Rüzgar hafiflediğinde durup sohbet ediyorlar, eğilerek birbirlerini selamlıyorlar, rüzgar yeniden esmeye başladığında yerlerinde duramıyorlar ve hemen yürümeye devam ediyorlar. Uçmaması için şapkalarını sıkıca tutmaları gerekiyor, sanki hiç rüzgar esmiyormuş gibi gözlerinin içi gülüyor. Sadece ben korkuyorum.”

 

Nişantaşı, 2022

 

KAYNAKÇA

Kafka, Franz. Ceza Kolonisi ve Diğer Öyküler çev. Gülperi Sert. İstanbul: İş Bankası Yayınları, 2017.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu