Yazı

Psikanalizde İmgesel ve Sembolik Duyuş- Batuhan Demir

Bugün işleyeceğim konu, analitik seansta duyuşun ne türden önemli bir mesele olduğuyla ilgilidir. Seans içerisinde duyuşun yönüyle ilgili temel olarak bakacağımız noktalardan biri Bruce Fink’in Psikanalitik Tekniğin Temelleri isimli kitabında ele aldığı mesele, diğeri ise Lacan’ın Ecrits’de bulunan yazılarıdır. Lacan “Psikanalizin Yönü ve Gücünün İlkeleri” yazısında analitik pratiğin “iki kişiyi kapsayan bir durum” olarak kavramsallaştırılmasının etkili olduğu o günlerde, bu yaygın görüş hakkında eleştiri getiriyor (Lacan, 2002a).  Analitik durumun bu şekilde ele alınması, analistin birçok şeyi göz ardı etmesine neden olur. Lacan burada “L şemasına” atıfta bulunur. Kısaca, “L şeması”, Lacan’ın özne ile Öteki arasındaki sembolik ilişkiyi, ego ile öteki arasındaki imgesel ilişkiden, egonun yansıtmalı görüntüsünden ayırdığı analitik durumun kavramsallaştırmasını formülleştirir. İkinci boyut -ki bugün vurgulayacağımız yer burası olacaktır- yani imgesel ilişki her zaman bir dereceye kadar sembolik ilişkiyi engeller. Duyuşun tam da ayrılması gereken nokta burasıdır. Bununla birlikte, Lacan için analistin müdahaleleri sembolik düzende yer almalı ve hem analistin hem de analizanın temel bölünmesini dikkate almalıdır. Şöyle der Lacan (Lacan’dan akt. Fink, 2007): “Bilinçdışı, analistin artık “konuşmayı desteklemediği” sürece kapanıyor, çünkü [analist] konuşmanın ne söyleyeceğini zaten biliyor ya da düşünüyor.”

Bu pozisyondan müdahale etmek, hastanın kendi bilinçdışından, kendi hakikatinden bir şey duymasına izin vermez ve bu nedenle Lacan’ın önemle vurguladığı gibi imgesel ve sembolik arasındaki bölünen duyuşun ıskalanmasına yol açar.

“En basit şekilde ifade edersek, ‘bizim her zamanki dinleme şeklimiz ötekinin ötekiliğini gözden kaçırır veya reddeder’. Başka bir kişinin anlattığı hikâyeyi benzersiz kılan, sadece o kişiye özgü olan şeyleri nadiren dinleriz; başkalarının kendileri hakkında anlattıklarını ya da kendimiz hakkında anlatabileceğimiz diğer öyküleri çabucak özümseriz, anlatılan öykü ile zaten aşina olduğumuz öyküler arasındaki farkları gözden kaçırırız. Farklılıkları örtbas etmek ve aynı olmasa da hikayeleri benzer hale getirmek için acele ediyoruz. Diğeriyle özdeşleşmek, onunla ortak bir şey yapmak için acele ederken, çoğu zaman uyumsuz olan hikayeleri zorla eşitliyoruz, duyduklarımızı zaten bildiklerimize indirgiyoruz. Duyma konusunda en zor bulduğumuz şey, tamamen yeni ve farklı olan şeydir: kendi kendimize ve hatta şimdiye kadar öğrendiğimiz herhangi birine oldukça yabancı olan düşünceler, deneyimler ve duygular.” (Fink, 2007)

Bu bakış açısını göz önünde bulundurarak Lacan, psikanalizin, ego ve öteki olarak, ikili kavramsallaştırılmasını sert bir şekilde reddeder: Bu aynı zamanda analizanı sadece analistin güçlü egosu tarafından eğitilmesi gereken ‘zayıf’ bir egoya indirgemeye hizmet eden bir pozisyondur. Lakin şu an bu durum yazının konusu değildir.[1] Seans içerisinde imgesel boyut üzerinden hareket edersek, örnek olarak, aktarımın gerçek doğasını anlayamama, aktarımın imgesel yönlerine, sembolik boyutun tamamen dışlandığı cehalet noktamıza odaklanırız. Analistlerin bildiği varsayılan bir pozisyonda olması, mutlaka analizanın gerçek niyetlerini ve arzularını tahmin ettiklerini göstermez. Aksine, analistin kendi duygularını ve düşüncelerini kaldırması, diğer oyuncuyu, muhtemelen analizanın bilinçdışı olarak anlayabileceğimiz karakterini ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Analistin bu şekilde hareket etmesi, serbest çağrışımın önündeki engellerden birini kaldırmanın da bir yolu olarak görülebilir. Analistin duyguları dahil edildiğinde, özne ve Öteki’nin dahil edildiği sembolik boyut dışlandığında, “oyun kimin lider olduğunu bilmeden devam edecektir”, bu da ego (a) ve ötekinin (a’) değişebildiği imgesel bir ilişkinin temel özelliğidir (Lacan, 2002a). Burada bildiği varsayılan özne üzerine biraz daha yazmak ve bu konumla ilgili şunu belirtmek istiyorum. Bildiği varsayılan özne, bilen özne değildir. İsminden anlaşılacağı üzerine, varsayılandan öteye geçemez. Eğer analist, analizana serbest çağrışım yaptırmak istiyorsa zaten bu varsayılandan öteye kendi geçmemelidir. Orada bilen olarak, gösterenleri diken olarak yani neden-sonuç düzlemini yaratan olarak durursa varsayılandan öteye geçmiş olur. Yani, “evet diliniz sürçtü, bunu demek istediniz” veya “bunu bana diyerek aslında çocukluğunuzda olan olaya gönderme yaptınız”. Bu analizana bir Şey vermektir. Siz analizana bir şey verdiğinizde onu oraya zincirlersiniz. Bruce Fink’in Lacancı Psikanalize Bir Giriş isimli kitabında bu konuya ilişkin başlıkları dikkat çeker; Kişi olarak analist, Yargıç olarak analist vs. (Fink, 2016). Bu konumlar analizana kendi seansı içerisinde analiste söylemeden, bir sır kurmasına neden olabilir. Analizan şunu diyebilir: “Benim aklıma bu geldi, bunun, analistin işaret ettiği çocukluğumda olan olayla alakası yok, ben bunu anlatmayayım.” Diğer bir risk faktörü analizan rüya seçebilir. Orada bir şey kuramaz, ona bir alan açamaz. Bu demek değil ki yorum yapılmaz ya da analizana bir şey verilmez. Bir alan açılacaksa, çağrışıma yüreklendirme olacaksa, bunlar sağlanacaksa verilir. Ayrıca analizan bir aktarım aracılığıyla yukarıda belirttiğimiz cümleleri kuruyorsa bunun yönü de bambaşkadır. Analizanın, analistin direktifleriyle çağrışımları engellemesi başkadır, analiste bir şeyler sunduğunu varsayarak, onun gözünde bir şey olduğunu varsayarak çağrışımlarının engellemesi başkadır. Analist yorumun jouissance’ına da dikkat etmelidir. Yorum ve Jouissance ayrı birer konudur. Esas olan analizanın sürçmelerinde, hatalarında, bilinçdışının dışavurumlarında ortaya çıkan bilgidir. Lacan belgeselinde[2] söyleşi veren analizanlarından biri, Lacan ile seanslara başlamadan önce Tanrıya olan inancı ile alakalı şüphe duyduğunu ve o yüzden gittiğini söylüyor. Analizi bittikten sonra hala Tanrıya dair şüphe duyduğunu fakat anlamlandıramadığı bir şeylerin değiştiğini belirtiyor. Bu şu demek kısacası, Lacan ona hiçbir şey vermemiş. Bu vermemek, bir kişi olarak analisten gelen, kültürden gelen, normlardan gelen bir bilgi olarak vermemektir. Neden-sonuç ile alakalı bir bilgi vermemektir. Bir diğer nokta yine aynı belgeselden Geste a peau örneği. Babası gestapo tarafından götürülen analizanı. Bakın Lacan şunu dememiş, “Siz bunu diyorsunuz çünkü babanız gestapolar tarafından götürülürken şahit olduğunuz…” hayır! Analizandan çıkan, analizanın ortaya çıkardığı bir gösteren ile analizanın çıkardığı o gösterene ait ses ile oynayarak Geste a peau hamlesiyle müdahale ediyor. Burada bunu yaparak bambaşka bir hikâye yaratıyor. Bir olay yaratıyor. Analist, konumunda, bunun sorumluluğunu alır. Bununla alakalı en basit örnek serbest çağrışım sırasındaki sürçmelerdir. Analizan bu sürçmenin üzerine basar geçer, örtmeye çalışır. Analist kendi bulunduğu pozisyonu kullanarak, o sürçmeyi işaret ederek, o sürçmenin varlığı olur. Seansa gelen analizan saatlerce konuşabilir, ama bazen otururken ya da divanda uzanırken yaptığı bir sakarlık daha değerli olabilir. Bu konuya daha birçok örnek verilebilir. Ama konuyu saptırmadan başlığımızla ilgili örneklere ve meselelere geri dönmemiz gerekir. Özellikle Lacan 6. Seminerinde örnek olarak gösterdiği, William Shakespeare’in Hamlet isimli eserinde Ophelia’nın babası Polonius’un konumu (Lacan, 2013). Devam edersek, Lacan 1. Seminerde şöyle ifade ediyor:

“Bu o kadar az araştırılmış bir sorudur ki – ancak bizim için temel inceleme nesnesi olmalı – Bay Fenichel’in kaleminin altında bir yerde, örneğin, öznenin ego aracılığıyla kelimelerin anlamlarına tartışmasız bir şekilde eriştiğini görüyoruz. Böyle bir görüşün en azından tartışmaya açık olduğunu düşünmek için analist olmak gerekir mi? Egonun gerçekten ne olduğunu kabul etsek bile, dedikleri gibi, motor faaliyetlerimizi kontrol edebilir ve sonuç olarak kelimeler olarak bilinen bu sözlerin söylenmesi, şu anda söylemimizde egonun bu kelimelerin barındırdığı her şeyin Efendisi olduğunu iddia edebilir mi? Sembolik sistem olağanüstü derecede karmaşıktır ve bu Verschlungenheit tarafından olduğu gibi, teknikle ilgili makalelerin tercümesinin karmaşıklık olarak verdiği, bunun da ne kadar çok zayıflık olduğunu çapraz geçiş özelliği ile işaretlenmiştir. Verschlungenheit, dilsel çapraz geçişin karmaşıklığını belirtir – kolayca ayrıla bilen her dilsel sembol yalnızca bütünlükle bir değildir, aynı zamanda onu bir ve aynı anda birkaç düzene yerleştiren bir dizi taşma, karşıt üst belirlemeler tarafından kesilir ve oluşur. Söylemimizin içine girdiği bu dil sistemi, içine koyabileceğimiz her niyetin sonsuz ötesine geçen ve dahası sadece anlık olan bir şey değil mi?

Tam olarak bu belirsizlikler üzerinde, sembolik sistemde zaten yer alan bu zenginlikler üzerinde, bireyler olarak yerimizi aldığımız gelenek tarafından oluşturulduğu gibi, heceleyebileceğimizden veya öğrenebileceğimizden çok daha fazla, analitik deneyimin oynadığı bu işlevler üzerindedir. Her an bu deneyim, özneye düşündüğünden daha fazla söylediğini göstermekten ibarettir” (Lacan,1991).

Lacan’ın burada ifade edilen sözleri çok yoğun ama belirli açılardan farklı perspektifleri ele alıyor. Bu perspektiflerden biri şu an da işlediğimiz konuyla alakalıdır. Sembolik sistem kelimenin çok yönlülüğüne vurgu yapar. Gördüğümüz gibi 1. ve 2. Seminer’de, Lacan’ın fikri sembolik tedavilerdi; tedavi semboliktir ve analitik tedavi esas olarak sembolik eksende bulunur, sadece imgesel eksenle karşılaşmasıyla engellenir. 3. Seminer’de bile Lacan psikozu tanımladığında, onu esasen imgesel olarak tanımlar: bir anlamda psikoz ile imgeseli bir araya getirir. Bunu bir kenara bırakırsak, konudan sapmadan 1. Seminer’den alıntı yaparak Lacan’ın ifadesini aktaralım:

“Teknik, onu benimseyen analist için temel sorunun ne olduğunu anladığımız ölçüde herhangi bir değere sahiptir ve sadece var olabilir. Öyleyse, her şeyden önce, analistin müttefiki olarak konuşulan egonun, sadece müttefik değil, aynı zamanda bilginin yegane kaynağı olduğunu da not etmeliyiz. Bildiğimiz tek şey egodur, genellikle bu şekilde ifade edilir. Anna Freud, Fenichel, 1920’den beri analiz hakkında yazan neredeyse herkes bunu defalarca söylüyor – Sadece ego ile konuşuruz, sadece ego ile iletişim halindeyiz, her şey ego aracılığıyla kanalize edilir.

Öte yandan, aksine, bu ego psikolojisi tarafından yapılan her ilerleme şu şekilde özetlenebilir – ego, tam olarak bir semptom gibi yapılandırılmıştır. Öznenin merkezinde, yalnızca ayrıcalıklı bir semptom, mükemmel insan semptomu, insanın akıl hastalığıdır.” (Lacan, 1991)

Lacan’ın çalışmasındaki imgesel psikotiktir ve ayna evresi paranoyayı tanımlamak için tekrar okuyabileceğimizi fark ederiz: ötekiyle temel bir çatışma var çünkü öteki rolümü gasp ediyor; ayna evresi projeksiyon ile yapılandırılmıştır. Zaman zaman, Lacan öznenin doğal paranoyasını, öznenin varlığının imgesel düzeyde yer aldığını, sembolik düzenin normalliğe, sembolik normalliğe katılmasına izin veren şey olduğunu vurgular. Sembolik bakış açısından bakıldığında, öznenin doğal histerisi vurgulanabilir. Bu yüzden Lacan, özne için $ sembolünü kullanıyor: bu özne histerik bir öznedir (Miller, 1996). Şöyle söylüyor Fink (2007):

“Her zamanki dinleme tarzımız son derece narsisistik ve benmerkezcidir, çünkü diğer insanların bize söylediği her şeyi kendimizle ilişkilendiririz. Kendimizi onlarla karşılaştırırız, onlardan daha iyi ya da daha kötü deneyimlere sahip olup olmadığımızı değerlendiririz ve hikayelerinin bize ve bizimle olan ilişkilerine nasıl yansıdığını, iyi ya da kötü, sevgi dolu ya da nefret dolu olup olmadığını değerlendiririz. Bu, Lacan’ın deneyimin imgesel boyutu olarak bahsettiği şeydir: Dinleyici olarak analist, sürekli olarak ötekini kendisiyle kıyaslar ve karşılaştırır ve diğerinin söylemini, kendisine yansıdığı imaj türü açısından sürekli olarak boyutlandırır – bu iyi ya da kötü, hızlı ya da yavaş, anlayışlı ya da işe yaramaz birinin görüntüsü olsun.”

Pratiğin imgesel boyutunda çalışırken, analist, analizan tarafından kendisine yansıyan kendi benlik imajına odaklanır. Bu da sadece analizanın söylediklerini kendi bakış açısıyla duymasına neden olur. Burada analist (günümüz terapistlerinin çoğu içinde geçerlidir), analizanın söylediklerinden endişe, korku, kızgınlık gibi affektler duyumsayabilir. Kendi ile ilgili, kendi konumu ile ilgili endişeye kapılabilir. Kendinin yeterli ya da yetersiz olduğunu tartışabilir. Başkalarıyla kendini imgesel bir rekabete ve kıyasa sokabilir. Bunun çok biçimli sonuçları olabilir. Örneklemek gerekirse terapist, özgüvenini sarsan bir şey ile karşılaşabilir. Bu durum analizanı ile/ analizanın sözlerindeki kişi ile özdeşleşmesine yol açabilir. Çünkü böylesi özdeşleşme terapisti sadece imgesel bir diyalektiğe yönlendirebilir. Bütün bunları dinlemek, analisti yapısal olarak insanın söylediği pek çok şeyi işitmekten aciz kılar. Bir analist imgesel bir boyut veya düzen içinde hareket ettiğinde, bilinçdışının formasyonları ile ilgili her şey ihmal edilmiş ve aslında çoğu zaman duyulmamış olarak kalır. Yukarıda bahsettiğimiz, bildiği varsayılan özne konumuna kendini kaptırabilir, gerçekten bilen özne konumunda olduğuna inanabilir ve kendi normatif yasalarını analizana bir semptom gibi dayatabilir. Bu, esasen, analistin imgesel düzende ne kadar çok çalışırsa, o kadar az duyabileceği anlamına gelir. Her zamanki dinleme tarzımız öncelikle imgesel bir kayıt içerir ve bizi oldukça zor bir işitme haline getirir.

“Psikanalitik pratiğimin ilk günlerinde, ellili yaşlarındaki bir kadın beni görmeye geldi ve gözyaşlarıyla bana nasıl evlendiğini, boşandığını ve daha sonra aynı adamla yeniden evlendiğini anlattı. O zamanlar bu tür bir şeyin sadece Hollywood’da olduğunu düşünerek oldukça güvensizdim ve yüzümde şaşkın ya da sersemlemiş bir bakış vardı. Söylemeye gerek yok, kadın yargılayıcı olduğumu hissetti ve asla geri dönmedi. Elbette haklıydı: Kendimi onun yerinde hayal etmeye çalışıyordum ve bunu oldukça imkânsız ya da en azından tatsız buluyordum.” (Fink, 2007)

Şimdi işaret ettiğimiz Hamlet hikayesinde olan olaya gelebiliriz. Bunun işaretini aslında 6. Seminer’de veren Lacan’dır. Doğrudan söylemese bile tam da işlediğimiz konunun bir kısmını belirtir Lacan. Hamlet’in “Deli” oluşunun nedenini kral ve kraliçe için belirlemeye çalışan Polonius’tur. Hamlet’in, kızı Ophelia’ya olan aşkını karşılık bulamadığı için delirdiğine kendisini inandırdığı gibi, kral ve kraliçeyi de inandırır (Shakespeare, 2008):

“Buldum sanıyorum gerçek sebebini

Hamlet’te gördüğünüz garip hâllerin.
(……..)
Ama Lord Hamlet, uzun sözün kısası,
Önce dertlendi bu itilme karşısında,
Sonra yemez içmez, sonra uyumaz oldu.
Derken güçten düştü, baştan çıktı,
Ve gittikçe kötüleşip daldı karanlığına
Bu hepimize dert olan çılgınlığın. (Hamlet II,2)”

Yaşlı ve tecrübeli Polonius, karşılıksız kalan aşkı nedeniyle Hamlet’in delirdiğine inanmış, genç prensin, kendisine yöneltilen sorular karşısında verdiği cevapları tecrübe süzgecinden geçirerek durumu anlamıştır. Lacan Arzu ve Onun Yorumu başlıklı 6. Seminer’inde bu durumu şöyle ifade ediyor:

“Anlattıklarımın bu kısmından bahsederken, bu gelişmenin vahşi, amatör bir psikanalist tarafından yorumlandığını biz not edelim: Polonius, Ophelia’nın babası. Hemen Hamlet’in melankolisinin nedenini bulur.(….) Aksi belirtilirse, Polonius Hamlet’in aşk hastası olduğuna inanır. Kişi her zaman olayların kolay ve dışsal bir yorumunu bulabilir; ve bir karakterin karikatürü olan Polonius bizim için bu kolay yaklaşımın hak ettiği ironik sonucu temsil etmek için var.” (Lacan, 2013)

O halde nasıl daha az sağır olabiliriz? Hemen anlamlı veya anlaşılabilir olmayan şeyler bir kenara bırakılır veya göz ardı edilir. Analist, kendi deneyim evrenine girmeyen her şeyi gözden kaçırır ya da göz ardı eder. Bu konuma gelmemenin yollarından biri anlamayı ağırdan almaktır. Analizanın anlattığı hikâyeye hemen kapılmamak, sözlerinin tesirine düşmemek ve onun duygu yoğunluğunu hissetmeye çalışmamaktır. Freud’un Dora’nın analizinde, analizanının kendi sorumluluğunu vurgulamasının nedeni de budur. Dora’nın tüm affekt yoğunluğu ve anlattıklarının içinde öznenin sorumluluğunu sezebilmiştir (Freud,1905). Bir diğer nokta Bilinçdışının formasyonlarına kulak vermektir. 1956 yılında “Psikanalizin Durumu ve Psikanalistlerin Eğitimi’nde” Lacan, üçüncü kulak ifadesine eleştiri getirir:

“Artık iki kulaklarına inanmak yerine, söylemin -aslında her zaman sahip olduğu- ötesini yeniden bulmak istediler, ama ne olduğunu bilmiyorlardı. Bu yüzden kendileri için üçüncü bir kulak icat ettiler, sözüm ona aracı olmadan ötesini algılamak için tasarlandılar” (Lacan, 2008b).

Lacan iki kulak bile fazlayken üçüncü kulağın çok gereksiz olduğunu savunur. Bir analistin neden ekstra kulağa ihtiyacı olsun ki? Zira bu üçüncü kulak, yalnızca hemen hemen anlamlı olan şeyleri değerlendirdiğinden ve bilinçdışının söylemini -ağızda yuvarlamalar, tökezlemeler, mırıldanma, bozuk konuşma, ses ya da heceleri söylerken yanlışlıkla yerlerini değiştirme, duraklamalar, sürçmeler, belirsiz ifadeler, ikili ve üçlü ifadeler vb.- kaçırabildiğinden, imgeselin yanlış anlamasına doğru koşuyor. Lacan, tekrar tekrar öğrencilerine anlamaya çalışmamalarını söyler. Bir kulaklarının diğerinin sağır olması koşuluyla keskin olması gerektiğini belirtir (Lacan, 2008b). Seslere, fonemlere, tekrarlayan kelimelere, duraksamalara, sözün kesilmesine doğru eğilmek zorundadır. Zira bu olmadan analizin ne nesne ne de etkisi vardır.

Kaynakça 

Fink, B. (2007). Fundamentals of Psychoanalytic Technique. New York, NY: W. W. Norton & Company, Inc.

Fink, B. (2016). Lacancı Psikanalize Bir Giriş. (Ö. Öğütcen, Çev.) İstanbul: Encore Yayınları.

Freud, S. (1998). Olgu Öyküleri – I. (A. Eğrilmez, Çev.) İstanbul: Payel Yayınları.

Lacan, J. (1991). Seminar I: Freud’s Papers on Technique. (J. Forrester, Trans.) New York, NY: W. W. Norton & Company, Inc.

Lacan, J. (2002a). The Direction of the Treatment and the Principles of Its Power. In J. Lacan, Ecrits (B. Fink, Trans., pp. 489-542). New York, NY: W. W. Norton & Company, Inc.

Lacan, J. (2002b). The Situation of Psychoanalysis and the Training of Psychoanalysis. In J. Lacan, Ecrits (B. Fink, Trans., pp. 384-411). New York, NY: W.W. Norton & Company, Inc.

Lacan, J. (2013). Seminar VI: Desire and Its Interpretation. Polity Press.

Miller, J-A. (1996). An Introduction to Lacan’s Clinical Perspectives.

Shakespeare, W. (2008). Hamlet. (S. Eyüboğlu, Çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları.

 

[1] Semptom-ego arasındaki bağlantı ve egonun “güçlendirme” çalışmasının bir parçası olarak tedaviye dair yazıya buradan ulaşabilirsiniz: “Psikanaliz Anoreksiyaya Yeter mi?” – Batuhan Demir  https://www.felsefesanatpsikanaliz.com/wp-content/uploads/2021/03/FSP-3.-Sayi-1.pdf (Erişim tarihi: 17.04.2020)

[2] Documentário: “Encontro Com Lacan” – “Rendez-vous chez Lacan” https://www.youtube.com/watch?v=9Xvfb8mpp18 (Erişim tarihi: 17.04.2020)

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu