Yazı

Psikanalizin Teknolojik Dönüşümü Olarak Covid-19: Nevrotik İmkansızlıktan Gerçek İmkansızlığa- Bawer Merih Mermertaş

“Ona atfettiğiniz işlev hangisi olursa olsun; tedavi şekli, 
eğitim ya da derin sorgulama, psikanalizin kullanabileceği tek 
bir aracı vardır: hastanın sözü. Ve her söz bir cevabı hak 
eder.” 
Jacques Lacan (1974)[1]

Yakın zamanda değerli psikanalist Pınar Arslantürk’ün önerisi ve katkılarıyla Jacques-Alain Miller’ın “Divan” başlıklı mülakatını çevirmiştim (Mermertaş, 2021). Bu mülakat temelde psikanaliz denildiğinde akla ilk gelen sembollerden biri olan divanın işleviyle ilgili olsa da analist ve analizanın aynı odada birlikte-mevcudiyetiyle de ilişkili bir noktaya değiniyor. Miller, teknolojinin getirdiği yeni mevcudiyet biçimlerine (telefon, görüntülü konuşma vs.) karşın seansta kanlı canlı iki kişinin bir arada bulunmasının cinsel ilişkinin/uyumun imkansızlığını hatırlatan bir paradoks olması açısından temel öneme sahip olduğunu belirtiyor. Çünkü cinsel düşlemlerini divanda uzanmış bir halde analistine aktaran analizan cinsel ilişkinin imkansızlığıyla baş başadır: Divan tek kişiliktir! Öte yandan, etkisi ülkemizde geçtiğimiz yılın Mart ayından beri hissedilen koronavirüs gerçek anlamda bedenlerimizi evlerimizde izole etmişken sevdiklerimizle sürdürdüğümüz gönül bağını teknolojinin getirdiği bu yeni mevcudiyet biçimleriyle desteklemeye başladık. Miller’ın verdiği mülakat 1999’da, pandemiden 20 yıl kadar önceydi. Ancak yine de virüsün gerçeği ve devletlerin ortak izolasyon politikaları psikanalitik çevrelerde bu soruları çokça gündeme getirdi. Hali hazırdaki analizler nasıl devam edecek? Pandemi döneminde yeni analitik talepler nasıl karşılanacak? İnternet ya da telefon üzerinden seanslar yüz yüze görüşmelerin yerini tutabilecek mi? Yakın zamanda bununla ilgili olarak Facebook-Lacanian Foothold grubunda Lacancı yönelime sahip psikanalistlerin online çalışma hakkında görüşlerinin sorulduğu bir gönderiyle karşılaştım. Gönderide Bruce Fink’in telefon üzerinden analize sempatiyle yaklaşmasına karşın Miller’ı takip eden psikanalistlerin uzaktan ya da “online” analizin ancak “gerçek şeyin zayıf bir ikamesi” olarak gördüğünden bahsediliyordu. Bu gönderi Miller’ın mülakatıyla beraber benim de uzun zamandır deneyimlediğim süreci ve arka planda düşündüğüm fikirleri provoke ederek bilgisayar başına geçip hızlıca düşüncelerimi taslak olarak kaydetmeme ve ardından mevcut yazıyı kaleme almama vesile oldu. Bu yazıda pandemi süreciyle beraber değişen mevcudiyet koşullarının analiz süreçlerine etkileriyle ilgili sorulara cevap arayacağım.

Öncelikle yukarda vurgulanan, seansta gerçek bedenlerin aynı odada bulunmasıyla gün yüzüne çıkan paradoksu cinsel ilişkinin imkansızlığı bağlamında ele almak isterim. Miller, gerçeğe müdahale etmenin, bir arada ancak ayrı duran bedenleri ayırmanın tam da bu paradoksu ortadan kaldıracağını düşünüyor[2]. Öyle mi gerçekten? Şunu öne sürmek istiyorum ki, pandemi döneminde cinsel ilişkinin imkansızlığını belki de hiç olmadığı kadar deneyimliyoruz, şimdi türlü tasavvurlarımızı içine tıkıştırdığımız analistimizin zavallı bedeni bile yok! Evinde çift kişilik yatağına uzanıp görüntüsü kapalı bir Skype ekranı olarak analistini yanı başına yatıran analizan için analisti artık yalnızca kulaklıklarından gelen bir sestir; kitap okuduğu, yemek yediği, mastürbasyon yaptığı, cinsel ilişkiye girdiği, hayaller kurduğu yatağında… Cinsel ilişkinin imkansızlığı en çetin şekliyle mevcuttur. Çetin diyorum çünkü bu paradoksun ağırlığını bir nebze olsun hafifleten imgesel ve materyal destek azaldı. Pandemiden önce kişiler belki de analistinin ofisine gitmek için ulaşım seçeneklerini ve saati hesaplıyor, vapurla karşıya geçerken kulaklığındaki müzik eşliğinde aklında seansta konuşacağı fikirler uçuşuyor, analistinin ofisinin olduğu binaya girip önceki gelişleri süresince bağ kurduğu odadaki nesneleri gözden geçiriyor, seans bittikten sonra da hemen iki sokak ötedeki her zaman uğradığı kafeye gidip bir kahve içiyordu. Şimdiyse seansta kişi bilinçdışıyla yalnızdır. Yorucu ve zorlayıcı olan belki de budur. Fakat, elbette farkın radikalliğini ortaya koyabilmek için biraz ileri giderek kişiyi bilinçdışıyla yalnız olarak resmettim: İmgesel boyut bir darbe almış olsa da elimine olmamıştır; görüşme günü ve saati yaklaşırken yaşanan bedensel duyumlar, online seanstan hemen önce sıkılan analistin hiçbir zaman farkına varamayacağı parfümler, aceleyle banyoya koşup kendine çeki düzen verenler, dişlerini fırçalayanlar, eğer görüntü açıksa arka planda görünen nesnelerin ya da analistin saç kesiminden tişörtünün rengine kadar mevzu bahis olabilecek detaylar varlığını sürdürüyor. Analizanlar aktarımın imgesel boyutu için artık daha yaratıcı olmak zorunda.

Biraz önce analistinin bedeninin namevcudiyetinin cinsel ilişkinin imkansızlığının yarattığı paradoksu kaldırmaya yeterli olmayacağını ileri sürdüm. Çünkü simgesel ve imgesel sonuçları olsa da cinsel ilişkinin imkansızlığı Lacancı anlamda gerçeğin alanındadır, cinsel fark gibi. Lacan, III. Seminer’de cinsel farkın bir göstereni olmadığını belirtir, cinsel fark gerçektir, tam da bu sebepten kadın ve erkeği tanımlamaya girişen bütün çabaların belli imkansızlıklarla karşılaşması bizi artık şaşırtmayacaktır. Freud, Cinsellik Üzerine Üç Deneme’de itiraf ettiği nafile çabası, ne biyolojinin ne de genel geçer yargıların cinsel fark hakkında bizi yeterince bilgilendiremediği bu vurguyu destekleyebilir. Yazının asıl problematiğine dönecek olursak, cinsel imkansızlık gerçeğin alanında olsa da imgesel tortu gerçeğin şiddetinden bir nebze olsun bizi koruyacaktır. Psikanalist Talat Parman, KORDEP Konferansı’ndaki konuşmasının pandemi döneminde online çalışmayı değerlendirdiği kısmında analitik süreçleri danışanlarla ve analizanlarla bir gün tekrar kavuşacaklarının umuduyla sürdürdüklerini ifade etmişti (2020). “Elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak!”. Ancak bundan “gerçek”ten emin olabilir miyiz? Tekrar buluşacağımızı nasıl bilebiliriz? Örneğin, birçok analizan pandemi dönemi bitmeden analitik çalışmasını sonuçlandırabileceği gibi çalışmadan ayrılabilir, analist ya da analizan ölümle yüzleşebilir ya da virüsün gerçeği bu buluşmaya hiçbir zaman izin vermeyebilir… Bunları elbette bizi karamsarlığa sürüklemesi için söylemiyorum, ancak bir noktayı işaret etmek istiyorum: Gerçek bizim hayali tasavvurlarımızdan bağımsız olarak varlığını sürdürür. Fakat Talat Parman’ın sıcakkanlı dileğinin önemini atlayamayız, birçok analizanın “elbet bir gün tekrar buluşacağız” umudu tam da bu kişileri yukarda bahsettiğim gerçeğin şiddetinden biraz da olsa koruyarak analitik süreçte tutabilecektir belki de.

Uzaktan analizler (telefon ya da internet üzerinden) yeni bir şey olmamasına rağmen pandemi döneminde bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu zorunluluk birçok analisti hiç alışık olmadıkları bu yönteme geçirmiş ve öncesinde en katı şekilde uzaktan analizin mümkün olmayacağını düşünen analistlerin bile bu yeni deneyimle beraber söylemlerinde bir yumuşama yaratmış olduğunu gözlemleme şansı vermiştir bizlere. Ancak ne değişti gerçekten? Uzaktan analizin teknik açıdan nasıl olup da mümkün olduğu bu yazının kapsamını aşıyor olsa da bu süreci deneyimleyen analizan ve analistler kendi tecrübelerinden bunu aktarabilecektir, ayrıca Bruce Fink’in pandemiden önce yazdığı Fundamentals of Psychoanalytic Technique kitabının “Phone Analysis” bölümünde örnekleriyle beraber anlatılmıştır (2007). O zaman, pandemiden önce birçok analistin imkansız gördüğü durumun gerçek bir imkansızlık olup olmadığını sorgulamamız gerekir. Bunu sorgulayabilmek için iki çeşit imkansızlık üzerinde duracağım. Birincisini gerçek ya da yapısal imkansızlık, ikincisini nevrotik ya da hayali imkansızlık olarak adlandıracağım. İmkansızlığı gerçeğin alanına yazarsak (örneğin Freud’un belirttiği gibi bastırma hiçbir zaman tamamen başarı sağlamaz ya da ölümünden hemen önceki karalamalarında ifade ettiği üzere tam doyumda her zaman bir şey eksiktir[3]), gerçek imkansızlıklar kendine özgü imkanlarını yaratırlar. Freud; eğitim, yönetim ve analizin imkansızın alanında olduğunu ve başarısızlığa mahkum olduğunu belirtmiştir (1913). Bu bağlamda, psikanalist Christian Dubuis Santini, seminerlerinin birinde belirttiği üzere bu imkansızlıklar kendi söylemlerini oluşturmuştur: eğitim üniversite söylemini, yönetim efendinin söylemini, analiz ise analitik söylemi. Daha açık olması adına bir örnek üzerinden gidersek, Freud serbest çağrışımın hiçbir zaman serbest olmadığını belirtir. Çünkü dilin yasaları ve bilinçdışı belirlenimcilik bu serbestliğin önünde engeldir. Ancak bu imkansızlık tam da analizi, tamamen olmasa da, mümkün kılan şeydir. Yani gerçek imkansızlık yeni bir imkanı, bir söylemi ve sosyal bağı yaratabilirken, nevrotik ya da hayali imkansızlık tam tersine inkompetansı imkansızlık maskesiyle sunar. Lacan, “cinsel ilişki/uyum imkansızdır” derken analiz odasına aşk ilişkileri bir türlü yolunda gitmeyerek kendini uzun süreli bir ilişki konusunda yetkilendiremeyen nevrotik şikayeti haklı çıkartmak için söylemiyordu elbette. Bu şikayet tedavi edilebilir olandır, özne bu şikayetten kendi payını çektiğinde analize onu getiren bu imkansızlığın çözüldüğünü görebilecektir belki de. Hayali olanın böyle bir işlevi vardır, gerçeği tıkar. Yaşanmamış yaşantıyı yaşanmış fantazmatik tekrar haline getirir. Tersine, Lacan’ın meşhur sözü, hakikatin tamamını söylemeye kelimelerin başarısız kalacağı gerçeğin sınırına dayanan, mantıki (logical) ve yapısal imkansızlıktır. Çünkü gerçeği tamamen sembolize edecek kadar kelime yok! Öyleyse, pandemiden önce imkansız gibi görünenin, uzaktan analizin, ikinci, nevrotik ya da hayali imkansızlık kategorisinde olabileceğini değerlendirmek gerekir.

Ancak, bahsettiğim hayali/nevrotik imkansızlık, bir açıdan aktarım ile ilişkili de olduğu düşünüldüğünde, kendi yarattığı imkansızlık üzerinden belli bir imkanın, ya da diğer bir deyişle gerçek imkansızlığın, yolunu açabilecek bir noktadadır. Çünkü aktarımda ve analitik sürecin başlarında imgeselin rolü büyüktür. Kendi sürecimi düşündüğümde, analiz sürecime başladığım yıllarda Lacan Türkiye’de şimdi olduğu gibi popüler değildi ve o sıralarda bulunduğum Ankara’da zaten bir Lacancı analist olmadığı gibi Türkiye’de de sürekli ikamet eden bir psikanalist bulamamıştım. Maddi durumları da göz önünde bulundurunca yurtdışına gidip gelmem mümkün olamayacağı için yurt dışında yaşayan bir Lacancı psikanalist ile internet üzerinden bir sürece başlamam zorunlu bir hale gelmişti. Şimdi düşündüğümde, “Lacancı” bir analistten ziyade herhangi bir ekstra sıfata sahip olmayan, basitçe beni dinleyebilecek ve aktarımımı üstlenebilecek bir psikanalist yeterliydi. Ancak bunun verili bir imkansızlık olmayabileceğini görece uzunca bir süre geçirdiğim analitik çalışmayla beraber söyleyebiliyorum. Çünkü elbette, kişi analistini dahi semptomatik olanla ilişkili, bir gösterenin peşinde seçiyor. Benzer şekillerde, Türkiye’den birçok kişi Avrupalı, özellikle Fransalı, analistlerle, bazıları yurtdışına gidip gelerek, bazıları aralıklarla buluştuğunda konsantre/çoklu seanslarla, bazıları kısmi olarak internet üzerinden, kimiyse tamamen uzaktan sürdürdü ve hala sürdürüyor. Buna bir başka örnek güçlü bir psikanalitik geleneğe sahip Güney Amerika ülkelerinden verilebilir. Psikanalist Lucas Jerzy Portela ve Henrique Vicentini[4] ile sohbetlerimden öğrendiğim üzere Brezilya’da 1970li yılların sonlarında Jacques Lacan etkisiyle beraber 80li ve 90lı yıllarda birçok psikanalist Fransız analistlerle telefon üzerinden analize başlıyor. Ve dönemin ürettiği analistler şimdi Brezilya’da, Arjantin’de daha çok, gerek toplum sağlığı politikalarının oluşturulmasında gerek sağlık hizmetlerinin çeşitli kademelerinde (hatta şehircilik gibi konularda dahi) aktif olarak çalışmalarını sürdürüyorlar. Bugün Arjantin ya da Brezilya’da bir devlet hastanesinde ücretsiz bir şekilde Lacancı bir psikanalist ile görüşebilmek mümkün. Hatta şöyle bir şakadan bahsediliyor, bir şehirdeki herkes psikanalizden geçseydi o şehir neye benzerdi? Cevap, Buenos Aires. Arjantin’de rastgele bir taksi şoförü bile kendi analitik deneyiminden bahsedebildiği söyleniyor, ki bu Türkiye için ütopik denebilecek bir şey belki de. Özellikle analitik formasyona dahil olmak isteyen analist adaylarının dahi kısıtlı bir imkana sahip olduğunu düşündüğümüzde. Öte yandan, Bruce Fink, yukarda referansını verdiğim kitabında, uzaktan analiz deneyimini bir iş gezintisi için şehir dışına çıkan bir analizanının endişe içinde onu araması ve telefon konuşmalarının bir seansa dönüşmüş olması üzerine şehre geri dönene kadar Fink’in telefondan devam etmeyi teklif etmesiyle başladığını belirtiyor. Fink, bu görüşmenin ofisindeki seanslardan farklı olmadığını fark ettiğini söylüyor. Ardından, başka eyaletlerden ona ulaşan kişileri başta her ne kadar bu kişilerin yaşadığı şehirlerdeki psikanalistlere yönlendirse de hastaların bu analistlere gitmediklerini ve bir Lacancı analist olarak Fink’i seçiyor olmaları üzerine tamamen uzaktan başladığı süreçler olduğunu belirtiyor. Özetle, herkesin aktarımının olmazsa olmaz koşulları, conditio sine qua non, vardır. Kimisi “Lacancı analistle”, kimi özellikle erkek analistle, kimi kadın, kimi açıkça eşcinsel, kimi müslüman, kimi analistin ismindeki bir sesle, kimi sezdiği bir karakter özelliğinden dolayı kendi semptomuyla ilişkili bir noktada analistini seçer. Kimi için analistiyle aynı mahallede yaşayıp yüz yüze görüşmek aktarımının ön koşuluyken kimi için analistinin dünyanın diğer ucunda, farklı bir kıtada olmasıdır. Yani analist seçimi kişide semptomatik olanla ilişkilidir. Bu anlamda semptom, başta kişinin şikayet ettiği ve kurtulmak istediği şeyken aslında sürece başlamasını sağlayan şeydir de. Yani verili olmayan, üretilmiş, hayali ya da nevrotik imkansızlık kişinin sürecinin ön koşuludur da.

Son olarak, analistin arzusuyla ilişkili bir noktaya değineceğim. Şunu iyi biliyoruz ki, analistin arzusu analitik sürecin olmazsa olmazı ve motor güçlerinden biridir. Ki Freud örneğinde bu arzu kendi ifade ettiği üzere “içinde yaşadığımız dünyanın bilmecelerinden bir şey anlayabilmek ve hatta belki de çözümlerine katkıda bulunabilmek adına kuvvetli bir ihtiyaç” ile ilişkiliydi belki de (1926). Freud’un hastalarının büyük bir bölümünü histeriklerin oluşturduğunu biliyoruz. Bunu bir bilim insanı olarak Freud’un arzusuyla ilgisiz olabileceğini söylemek mümkün müdür? Özellikle de histerik söylemin bilimsel söylemle yakın ilişkisi temelinde bilgi üreten bir konumda olduğunu hesaba katarsak. Öte yandan, Freud psikozlarla, en azından o günün tekniğiyle, analitik bir çalışmanın mümkün olamayacağını ileri sürmüştür (Freud, 1913). Bugün, elbette nevrozlarla çalışıldığı gibi olmasa da, psikotik hastalarla analitik bir sürecin mümkün olduğunu biliyoruz. Peki Freud gerçekten psikotik hastalarla çalışmayı arzuladı mı? Freud’un analiz ettiği psikotik vaka, Daniel Paul Schreber, onun yazdıklarını üzerinden olmuş ve Freud’un ofisine hiçbir zaman adım atmamıştır. Öte yandan Lacan, kariyerine psikoz üzerine yazdığı doktora tezi ile başlamış ve Freud’dan radikal biçimde zıt bir söylemle kaynağını unuttuğum sloganlaşmış bir söz olarak psikanalistin psikotik vakadan asla geri durmayacağını/kaçınmayacağını ileri sürmüştür. Bu noktada mevcut yazının temelde irdelediği konu olan uzaktan analizin imkan(sızlığ)ına, yeni bir karıştırıcı değişken eklenmiş oluyor: analistin arzusu. Uzaktan analizin imkansızlığını savunan bir analistin uzaktan analizi gerektirecek durumlarla ilişkili bir arzusu var mı? Örneğin, pandemi olmadığını düşünürsek, sosyal medya ve teknolojiyle pek arası olmayan, takvimi randevularıyla dolu bir psikanalist uzaktan analizi dert edinebilir mi? Eğer kendi arzususuyla ilişkili hiçbir koşul bunu dert edinmesini gerektirmiyorsa? Her psikanalistin kendi özgün yollarıyla inşa ettiği arzusu birbirinden ayrılır. Her psikanalist, Freud gibi tatil gezisine çıkıp dağ eteklerindeki dinlenme tesisinde Freud’un doktor olduğunu öğrenen tesisin çalışanı Katharina’yı veya parkta 4 saatlik yürüyüşe çıktığı Gustav Mahler’i dinlemek istemez. İstediği yüksek ücretlerle de duyulmuş Lacan’ın bir sene boyunca tek kuruş almadığı analizanını Lacan’ın arzusundan bağımsız düşünmek çok zordur. Ya da her psikanalist, São Paulo’daki bir grup psikanalist gibi cumartesileri parkta, açık havada yaklaşık 30 kişiyi ücret almadan dinlemeyi kabul etmezler[5]. Arjantin’de darbe döneminde ofisler mühürlendiği için taksilerde, arabalarda ya da kamuya açık alanlarda analizler yürütülmüş. Bir toplum ruh sağlığı hizmeti olarak evsizleri sokaklarda dinleyen psikanalistler varmış. Bütün bunlar iki şeye işaret edebilecek: Birincisi her psikanalistin tekil, öznel ve özgün bir arzusu olduğuna, ikincisi ise arzunun imkânsız gibi görüneni nasıl katettiğini.

Yazının başlarında pandemi döneminde cinsel ilişkinin imkansızlığının yarattığı paradoksun hiç olmadığı kadar belirgin olduğu fikrini ortaya atmıştım. Belki de bu dönemde sosyal izolasyonla beraber insanlarda artan depresif belirtiler bu bağlamda düşünülebilir. Ölümün kol gezdiği bu süreçte yaşamdan yana tavır almanın analitik bir tutum ve etik ile ilişkili olduğunu düşünüyorum. Aynı seanstaki gibi: ölüm dürtüsüne karşı yaşamın itkisinde ittifak kuran analist ve analizan sürecin en çıkmaza girdiği, direncin en zorlu biçimleriyle ortaya çıktığı anlarda hastalığa ve ölüme tutunan güçlerin karşısında hiçbir şey olmasa analistin arzusu vardır. Şimdi de, birçoğumuz küçük evlerimizde hapsolurken, bütün bu olumsuzluklara rağmen psikanalizin tek aracı olan sözü devam ettirebilmenin ve arzulayabilmenin bir yolunu bulduk. Ve bu arzu imkansız gibi görünene hayali statüsünü geri verdi. Yazının girişindeki seans odasında değişen mevcudiyet koşullarına ithafen bunun ancak “gerçek şeyin zayıf bir ikamesi” olabileceğini belirten görüşe referansla sonlandıracağım. Aslına bakarsak, analizin kendisi, en başta, “gerçek şeyin zayıf bir ikamesidir”, ki o da cinsel ilişki. Ancak yine de bu gerçek şeyin zayıf ikamesine ihtiyacımız var, cinsel ilişkinin imkansızlığını, gerçek imkansızlığı fark edene kadar…


[1] Jacques Lacan’ın Emilio Granzotto ile söyleşisinin İngilizce çevirisinden Türkçeye çevrilmiştir. https://www.versobooks.com/blogs/1668-there-can-be-no-crisis-of-psychoanalysis-jacques-lacan-interviewed-in-1974.
[2] Metnin Fransızca aslı ve İngilizce çevirisine kaynakçada belirtilen Lacancı Psikanaliz Çalışmaları sitesinde bulunan Türkçe çevirisinin kaynakçasından ulaşılabilir.
[3] “There is always something lacking for complete discharge and satisfaction – en attendant toujours quelquechose qui ne venait point.” (1938).
[4] https://linktr.ee/hcvicentini, https://linktr.ee/lucasjerzy


Kaynakça
KORDEP Konferansı- 2: Psikanalist Talat Parman. (2020, May 07). https://www.youtube.com/watch?v=LLNBmLftGA4&list=WL&index=61&t=2669s&ab_channel=AfetlerdePsikososyalDestek
Mermertaş, B. (2021, January 16). Divan. Lacancı Psikanaliz Çalışmaları. https://www.lacancipsikanaliz.com/single-post/divan
Freud, S. (1913). Analysis terminable and interminable. In I. Smith (Ed.). Freud – Complete Works.
Freud, S. (1926). The question of lay analysis. In I. Smith (Ed.). Freud – Complete Works
Freud, S. (1938). Findings, ideas, problems. In I. Smith (Ed.). Freud – Complete Works.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu