Yazı

Psikoz Tanısı Almış Kişilerin Yaratıcılığa Dair Söylemlerinin İncelenmesi

Burak Maşalacı

Psikoz tanımı ilk olarak 1860 yılında Morel tarafından erken bunama olarak ardından 1871’de Hecker tarafından hebefreni, 1896’da Kreapelin iki ayrı tür olarak paranoid ve diğer tipleri tek isim altında “dementia preacox” olarak isimlendirmiştir. Eugen Bleuler ise 1911’de şizofreni terimini ilk ortaya atan kişi olmuştur. Fakat yine de psikoz hakkında bilinenler kısıtlıdır. Freud ile ortaya çıkan psikanaliz ise psikoz ile ilgili daha detaylı incelemelerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu inceleme ve tanımın ortaya çıkışını ise Freud, Schereber’in hatıratını, Lacan ise Joyce’un metinleri üzerine yaptığı inceleme sayesinde elde etmiş bulunmaktayız. Buradan hareketle psikoz tanısı almış kişilerin günlük, yazı, şiir ve söylemlerinin incelenmesi ile psikoz hakkında bildiklerimizi ilerletebiliriz. Bu yazıda psikozun yaratıcılık ile olan ilişkisini yine psikoz tanısı almış sanatçıların söylemlerinin derlenmesi, sanat ve yaratıcılık hakkındaki ortak ifadelerinin bir araya getirilip incelenmesini hedeflendim. Daha önce yapılan çalışmalarda olduğu üzere şizofreni ve yaratıcılık arasında bir ilişkinin varlığının araştırılmasından ziyade psikoz tanısı almış kişilerin yaratıcılık hakkındaki görüşleri üzerinde duracağım.

Yaratıcılığa Dair

Yaratıcılık ile ruhsal bozukluklar arasındaki ilişki ruhsal bozuklukların tanımlandığı ilk dönemlere kadar uzanır. Aristoteles, yaratıcı olan kişilerin melankolik olduklarını ifade etmiştir. Antik çağlardan günümüze yaratıcılık ile ilgili çeşitli görüşler farklı disiplinlerden düşünürlerce tartışılmıştır (1). Yaratım süreci sanatsal bir amaç taşıyabilir. Ortaya çıkan sanat ürünü ötekiler ile doğrudan bir ilişki içerisindedir. Aristo’ya göre Tragedyalar, acıma, korku ve dehşet uyandıran bir dizi olaylar aracılığıyla içimizi yatıştırır, bizi tutkularımızdan arıtır, duygulardan arınmayı, katharsis’i sağlar. Onu izleyen yeni yorumlar ise arınmanın izleyicide meydana gelmeyip eserde arınması ifadesidir. Sofokles’in Odiepus’u bunu temsil eder. Oğulun babayı öldürüp anneyle bir olması arınması gerekilen bir davranıştır ve izleyici burada bir özdeşim kurmaz. Tabi yaratıcılık ve yaratım süreci sanatsal bir tragedya, bir baş yapıt olabileceği kadar amansız bir hastalığın tedavisi ya da sadece basit bir ceviz kıracağı da olabilir (2). Sanat için gerekli olduğu düşünülen yaratıcılık bir kavram olarak çeşitli düşünürlerce açıklanmaya çalışılmıştır. Lowenfeld’e göre yaratıcılık insanların hepsinde bulunur. İnsanın temelinde sahip olduğu bir iç güdüdür. Hayatlarımızda karşılaştığımız problemleri çözmede yaratıcılığımızı kullanırız (3). Poincaré’in yaratıcılık teorisine göre ise yaratma süreci bilinçdışında bulunan birçok şeyden “yararlı”, “uyumlu” ve “güzel” olanın bilince gelmesiyle oluşur (4).  May için ise yaratım süreci öznelliğin ifade edilmesi, bilincin artması ve varoluşun devamı için zorunludur. Aynı zamanda arzunun dışavurumunu ve bütünleşmeyi sağlayarak bir doğurganlık ortaya koyar. Yapma ve ortaya çıkarmayı yeni varlık türlerini varoluşa erdirme mücadelesi olarak tanımlar (5). Feldman (1994) ise yaratıcılığa her konuda ihtiyaç duyulduğunu içinde yaşanılan çevreyi daha sorunsuz ve yaşanılır kıldığını söyler. Yaratıcılığı çevreyi daha eğlenceli hale getirmeye yönelik bir uğraş olarak tanımlar. Yaratıcılık ile ilgili olarak şunu söyleyebiliriz. Yaratıcı kişililer, alışılmış olanın dışına çıkan ve sürekli olarak yeniyi arayan kişilerdir. Bu kişiler yaratıcılıkları ile yetersiz ve eksik görünenleri tamamlamaya yönelik çaba sarf ederler (6). Guilford, yaratıcı olan kişilerde 3 öğrenin öneminden bahseder. Bunlar dil dağarcığı, çağrışımlar ve düşünsel alandır. (2) İlginçtir ki bu 3 öğede psikoz tanısı almış kişilerde çağrışımlarda dağılmalar, düşünce içeriğinde ve dilde farklılıklar gösterir (7). Barron’un görüşüne göre de zaten yaratıcı kişi giriftleri, karmaşıklığı sever. Kararlarında genel yargılara bağlı kalmaz, öz güvenli ve baskın bir karakterleri vardır. Baskı ve sınırlandırmaların dışına çıkabilendir. Yine Barron yaratıcı kişilerin yaratıcı olmayanlara nazaran daha fazla ötekilerle iletişim içinde olduğunu ifade eder.

Sanat ve Akıl Hastalığı

Her açılan birer gönül yarası bile ilaçla kapanmaz

Yarayı yani ilaç gibi yarayı saramaz birer kapamaz

Birer birer çekilen dişler ve çekilen çileler ağrıyı durtulamaz

Acıyı dutulamaz ve de unutulmaz

Dost birer birer ararken aramakla eşi bulunmaz dedik dediğim dedik

Çaldım çaldığım düdüğü

Güzel ve güzellerin içinde güzel günlerinden çevrenden bak

Bakalım etrafına

Bakalım yani etrafımıza

Doksansız ve noksansız birer birer dost olmaz

Düşünmek ve de düşmeden bir insan gerçekleşir mi

Vede ve gerçek tanıyan dostunu tanıtan birer birer tanıyamaz” (8)

Yaratıcılığın ortaya konulması bir noktada iç dünyanın dış dünyaya yansımasıdır (2). Elbette bu iç ve dış dünya arasındaki köprü için bazı gereklilikler söz konusudur. Duyum, algı, duygu, imgelemi ifade etmek için mecaz kullanılır. Bir anlamın aktarımının farklı bir yoldan benzetme ile ifade edilmesidir. Bir beste, duygu ve düşüncelerin notalara, bir resim duygu ve düşüncelerin çizgi ve renklerin kullanımıyla aktarıldığı bir mecaz yoludur. Van Gogh’un resimlerinde kullandığı öğeler meta anlamlarının dışında sembolik anlamlara da sahiplerdir. (2). Bu “mecaz” psikoz tanısı almış kişilerin ifade biçimlerinde alışık olunmayan bir düzeyde kendine yer bulur. Jacques Lacan’ın ”Psikozların tedavisine olanak oluşturabilecek birkaç öncü soru” metninde ele aldığı, hastası ile diyaloğunda hasta hakarete uğradığını ve bunu Lacan’a söyleyemeyeceğini ifade ettiğini belirtir. Lacan’ın hastası “Kasaptan geliyorum” ifadesinde aslında dağılmış ve bölünmüş kendiliğinden söz eder.  (9).  Burada psikotik özne mecaz ile yani bir anlamda bilinçdışıyla konuşur. Bilinçdışı nevrozda çoğu zaman bir mecaz ile kendini ifade eder. Örtük bir ifade olarak öznenin yaşamında kendini gösterir. Rüyalarda, dil sürçmelerinde veya sakarlıklarda özneye dair bilinçdışı materyali ele verir (10). Bilinçdışı ile ilgili Freud’un bizlere öğrettikleri psikanalitik sanat kuramında şu amaçlarla kullanılır. Sanatçının bilinçdışını, savunma mekanizmalarını ve cinsel dürtülerini keşfetmek, bu keşiflerden hareketle sanatçının ortaya koyduklarıyla birlikte düşünmek, sanatçının yarattığı karakterleri incelemektir. Sanatçıyı anlamak içinde onun davranışlarının gizil nedenlerine bakmalıyız (11). Freud’un kuramında yaratıcılık, sanat ve düşlem arasında bir ilişki bulunur (2).

Psikoz ve Nevroz

Freud tarafından icat edilen ve Lacan’ın geliştirdiği psikanaliz kuramına göre üç ana yapı vardır. Bunlar nevroz, sapkın ve psikozdur. Bu yapılar öznenin dile dahil olduğu andan -doğumundan- itibaren belirlenmiştir (12). Freud nevrozlar ile çalışırken hastalarının birtakım isteklerinin çeşitli nedenlerle gerçekleşemediğini ve bu isteklerin bastırmaya uğradığını keşfeder. Fakat bastırmaya uğrayan şey her zaman geri dönecektir (13).  Yani bastırılan istekler rüyada geri döner ve rüyanın bir işlevi de bu arzunun tatmin edilmesidir (14). Freud aynı zamanda psikoz için uyanıkken rüya görendir ifadesini kullanır (15). Psikoz tanısı almış kişilerin yazılarının derlendiği çalışmadan şu alıntı yerinde olacaktır.

“Bence toplum beyaz duman fabrikası diyorum. Hepiniz ölü ve uykudasınız. Tanımıyor ve uyanmıyorsunuz. Kalıptan çıkmıyorsunuz. Korkuyorsunuz.

Hani derler ya bir varmış bir yokmuş. Duyduk duymadık demeyin. Hayat sadece bir rüyadır. Işıldadığında küresini tamamen anlayabilmek için altı dünyamıza yani iç dünyamıza ve rüyalarımıza dikkatlice bakmalıyız.” (16)

Nevrotik için ise doyuma ulaşmayan bu arzu ve istekler kimi zaman fantezi yoluyla da doyuma ulaştırılır. Buna gündüz düşü adı da verilir (7). Sanatçıda böyle bir özneyle hem benzerlik gösterir hem de ayrılır.  Sanatçı gerçek dünya da elde edemediği keyiflerle meşguldür. Ve bu doyurulmamış istekler hayal dünyası yatırımlarına yöneltilir. (2) Freud ise sanatçının yaratıcılığını kullanarak onları yüceltme yoluyla bu duruma karşı bir mekanizma geliştirdiğini ifade eder (7). Bunun her zaman böyle olmadığını da görebilmekteyiz. Gaugin’in içine kapanık ve şizoid örüngü gibi görünmesi, Edgar Allen Poe’nun alkol sorunları ve Virginia Woolf’un yaşamı çökkün bir duygulanımla geçmesi örnek gösterilebilir. Fakat May bize acının sanatsal yaratıcılık konusunda bir armağan olduğunu da anlatır (5). Aynı zamanda yapısal durumun farklılığı savunma düzeneklerinin de farklılaşması demek oluyordu (7). Örneğin psikozda bu düzenekler farklılık göstermektedir. Nevrozda kişi yaratmak için bilinçdışına ihtiyaç duyabilir fakat psikotik özne bastırma mekanizmasını tam olarak kullanamaz. Psikoz ile nevroz arasında Freud’unda dediği gibi belki sadece formül dağarcığımızı genişleteceğimiz şu ayırım yapılabilir. Aktarım nevrozları ego ile id arasında bir çatışmaya denk gelirken, psikozlar ise ego ile dış dünya arasındaki bir çatışmaya denk düşer (15). Nevrozda bir tür kaçış ile gerçekliğin bir kısmı bastırılırken, psikozda gerçeklik yeniden inşa edilir (17).  Psikotik özne babanın adını dışlar, yadsır ya da bunu hiç duymaz. Baba-nın adının düşmesi psikozu tetikler ve dil bozukluklarına bedensel bütünlüğün dağılmasına sebep olur. Lacan III. Seminerinde psikozun nasıl tetiklendiğini ele alır. Psikoz’un tetiklendiğini bazen de ömür boyu tetiklenmeyeceğini ortaya koyar. Bu tetiklenmemiş psikoz tanımı psikoz ve nevroz dışında ayrı bir tanım elde etmemizi sağlamaktadır. Ardından Lacan 1970’lerde Joyce üzerine çalışır. Joyce, Lacan’a göre psikotik bir öznedir fakat tüm psikotik belirtileri karşılamaz. Lacan Joyce’un “tetiklenmemiş psikozunun” kaynağını merak eder. Bunun üzerine Joyce’un bir yazar olarak kendisine bir isim yarattığını ve babanın adının eksikliğinin oluşturacağı zararı karşıladığını ifade eder (18). Lacan Sinthome seminerinde ise baba-nın adının dışlandığı durumlarda öznenin bu adı yaratma işine giriştiğini, bir yeteneğe sahip olması ya da bu yeteneği geliştirmesinin gerekliliğini öne sürer. Böylece kişi ötekilerle ilişkilenebilir. Lacan kendi psikoz tezinde biyolojik yaklaşımı ve çocuğun anne ile olan ilişkisindeki eksikliği dışlar. Lacan ve öncüsü Freud psikozu anlamak için Schreber’in hatıratına başvurmuşlardır (19). Freud’a göre Schreber’in sanrıları onun yaşamını engellemiyor aksine hayatında karşılaştığı problemleri çözmesinde yaratıcı çözümler sunuyordu (20). Lacan ise Freud’un bu incelemesine şu katkıları yapar. Schereber’in durumunda iki önemli semptom daha vardır. Birincil olan linguistic fenomeni yani ses sanrıları ve ardından bedensel çözümlemesi olan Tanrı’dan aldığı görevi ve sonrasında kadına dönüşmesidir. Özneyi bu duruma iten yani psikozu ortaya çıkaran durumlardan birini Lacan öznenin bir çöküş yaşaması ile açıklar ve bu yıkımın sebebini ise Bir-Babanın ortaya çıkışı olarak tanımlar. Ünlü Alman şair Hölderlin’in hayatında önemli bir figür olan şair Schiller onun şiirlerini yayınlamasına yardımcı olmuş ve onun edebiyat oturumlarına katılmasına ön ayak olmuştur. Fakat ikilinin ilişkisi bu düzlemde sürmemiştir. Ona “anne” gibi davranan Schiller’in Hölderling’in bazı talep ve davranışlarını onaylamaması ile araları açılmıştır. Schiller’in Bir-Baba olarak görünüşü Hölderling’in sanrı sistemini kurmasına yani yaşadığı boşluğu doldurma çabasına iter. Lacan’ın Joyce okumasına geri dönersek Lacan’a göre Joyce, baba metaforunu yaratmamış ya da onunla başa çıkamamıştır. Joyce Baba-nın adını kabul etmek yerine kendi yaratıcı yoluyla kendine özgü bir ad yaratmayı seçmiştir. Joyce’un sanat yapıtının temel odağı burada gizlidir. Psikotik özne kendisi için bir ad yaratabilir ya da buna çabalayabilir (19).

Psikoz ve Sanat

J.H. Plokker 1962’de hastaların ortaya koydukları yapıtları incelemiştir. Akıl hastanelerinde ilk olarak yaratıcı sanatsal üretimlerin desteklenmesi ise Wadaou hastahanesi baş hekimi Scharer tarafından bir resim atölyesi kurulması ile baş gösterir. Lombroso ve Max Simon ise hastaların üretimleri ile bir sanat eseri olarak değil hastaların özelliklerini anlamak için ilgilenmişlerdir. Bu durum 1907’de Dr.Meunier’in “Delilerde Sanat” isimli çalışması ile devam eder. Yine bir başka ruh hekimi Morgenthaler ressam Adolf Wölfi’nin çalışmalarını yayınlamasına destek olur. Bu çalışmalar dışavurumculuk ve gerçek üstücülük gibi sanatsal akımların ortaya çıkmasında etkilin olmuştur. Bu akımlarda bilinçdışının ortaya çıkarılması sanatsal üretim için önem taşır (21). Antonin Artaud’da Sürrealizm’e ilk katılanlardandır. Artaud Sürrealizmi ruhsal olanın acısını dile getirme şekli olarak tanımlamıştır (22). Bu duruma dair deneysel çalışmalar ise yeterli değildir. Psikoz tanısı almış kişilerin yaratıcılıkları hakkında yapılan çalışmalardan biri psikoz tanısı almış kişilerin 1. Derece akrabalarında yaratıcı mesleklerin seçiminde anlamlı ilişkiler bulunmasıdır (23). Nancy Andreasen ve arkadaşları yazarların yaratıcılığı ile psikopatoloji arasındaki ilişkiyi inceleyen ilk araştırmacılardır. Iowa Üniversitesi yazarlar grubu üyeleri arasında yaptıkları araştırmada yazarların duygusal bozukluklar açısından oldukça yüksek bir oran sergilediğini bulmuşlardır. (24) Yazarların 1/3’ünden fazlası en az bir majör depresyon dönemi geçirmiş ve hastalananların yine 2/3’ü psikiyatrik tedavi görmüştür. Fakat bu çalışmanın sonucunda hiçbir yazarın psikoza yönelik kriterleri karşılamadığı görülmüştür (25). Harold Nicholson ise delilik ve dahilik tartışmasını abartılmış bulmuş ve yaratıcı yazarların yaşamlarında ruhsal sorunlar yaşamalarının tüm yazarlara atfedilemeyeceğini öne sürmüştür. Ona göre bu durum yazarların “deli” olduğu çıkarımını sağlamaz (26). Galton ise delilik ve dahilik arasındaki ilişki üzerine çalışan Lombroso ve diğerlerinin fikirlerini aşırı bulmuş. Hatta onlara göre neredeyse dahi olmanın ön koşulunun delilik olacağını savunduklarını ileri sürmüştür  (27). Başka bir deyişle, yaratıcılık için zihinsel bozukluklar gerekli değildir ve yaratıcı bireyler mutlaka zihinsel bozukluklardan mustarip olmaz (28). Sanatçılar ile psikozların ortak noktalarına bakıldığında ise iki grubunda dil ve sözcük kullanımları, gerçeği olağan dışı algılandıkları belirtilmiştir. Yine de kesin olarak birbirinden ayrılırlar. Şizofrenilerin sanrılarında, dili kullanım biçimlerinde görülen metamorfoz, şiirde metafor olarak karşımıza çıkar. Fakat şair bu metafoları bile isteye yaratır, düşünce süreçlerini kontrol eder. Tüm bu çalışmayı bir eser yaratmak için kullanır (29) (Akt. Haldun Soygür). Plokker, şizofreni de ise özne hastalığın ortaya çıkmasından önce sanatsal bir yeteneğe sahip değilse şizofreni semptomları ortaya çıktıktan sonra hastanın ürettiklerine “sanat yapıtı” denemeyeceğini söyler. Şizofrenideki yaratıcılığın psikoaktif madde kullanımında olduğu gibi kısa süreli ve yaratıcılığın niteliksel değerini yitirdiğini ifade eder (27). Fakat yine de zaten psikozu meydana getiren semptomların yani dış gerçekliğin inkârı ve yerine inşa edilen ruhsal gerçekliğin bir yaratma süreci olarak düşünülmesi mümkündür. (30)

Psikoz Tanısı Almış Sanatçılar

Bir mektup yazdım sana

İçinde bir sen bir göz yaşım

Bir çiçek bir nişan yüzüğün

Bir nefesim var

Aç bak nasılda özlemişim seni

Burada yalnızım burası ilaç kokuyor

Saçlarını ellerini gözlerini

Sözlerini sesini özledim”

(31)

Freud’un psikoz tanımından hareketle psikozda bir yaratım sürecinin işlediğini ifade edebiliriz. Bu yaratıcılık süreci bir hezeyan ya da sanrı doğurabilir. Psikiyatri çoğu zaman bunu ortadan kaldırmaya yönelik bir uğraş içine girer. Fakat hezeyan ortadan kalkmaz çoğu zaman ilaçlar hastayı düşünemeyecek duruma getirir. Beyinin hafıza merkezini hedef alırlar (32). Psikiyatri ve psikoloji kuramlarının sanatçıyı “hasta” olarak nitelendirdiği görülmektedir. Psikolojiye göre önemli “normallik” bazı normlardan uzaklaşıldığında hastalık ifadesini ön plana çıkarsa da Rank sanatı psikolojinin ötesine yerleştirmiştir. Psikolojinin normal ya da nevrotik tipleri Rank’a göre normal tip, nevrotik tip ve yaratıcı tiptir. Nevrozu bir konum olarak görürsek eğer normalliğe değil yaratıcılığa yaklaşmanın önemini vurgulamıştır (33). Fanteziden gerçeğe giden yol sanattan geçmektedir. Sanatçının kendisine dönük bir yaratılışı vardır fakat bu mizaç nevrotik bir duruma kadar gitmez. Sanatçının elde etmek istediği şan, tanınırlık vb. durumlar için ihtiyacı olan aygıtlara sahip değildir. Bu karşılık bulamayan arzular hasebiyle gerçeklikten uzaklaşarak nevroza neden olabilecek bir biçimde libidinal enerjisini ve arzularını fantezi dünyasında uygulamaya yönelir. Sanatçıların bu nevroz sebebiyle tıkanmalar yaşamaları sık bilinen bir durumdur.  Yüksek ihtimalle yapıları kuvvetli bir yüceltmeye sahiptir (34). Psikotik öznenin yaratıcılığı tartışması anti-psikiyatri tartışmalarına da konu olmuştur. Foucoult bu tartışmaların odağında olan isimlerden ilk akla gelenlerdendir. Foucoult, deliliğin batı tarihi içerisindeki dönüşümleri incelerken orta çağda deliliğin kutsanması ve Rönesansta bu ayrıcalıklı konumunu sürdürmesinin ardından 17. Yüzyılda deliliğin bu konumu kaybettiğini ve büyük kapatılma ismini verdiği sürecin başladığını ifade etmiştir. Onun için tımarhaneler akıl hastalarının kapatıldığı hapishanelerdir. 17. ve 18. Yüzyılda delilerin akıl hastanelerine kapatılmalarının amacı tedaviden çok toplumdan uzaklaştırmayı hedef alıyordu. 18. Yüzyılın sonunda ise deliliğin hastalık olarak tanımlanması ile akıl ve akıldışı kesin sınırlarla birbirinden ayrılmış oldu. Bu anti-psikiyatri tarafından hoş görü ile karşılandı. Anti- Psikiyatrik tavra yakın bulunan bir diğer söylem ise Lacan’ın ortaya koyduklarıydı. Psikotik dile olan yaklaşımlarının benzer olması sebebiyle R.D. Laingle ile yakınlaştılar. İkisi de deliliğin anlamlı bir yapı olduğunu savunuyordu ve geleneksel Ortodoks Psikiyatrik modele karşı memnuniyetsizliklerini ifade ediyorlardı. Guattari ve Deleuze ise Fransız anti-psikiyatsinin göbeğindeki iki isimdir. Anti Ödip: Kapitalizm ve Şizofreni isimli çalışmalarında psikanalizin karşısına şizoanaliz kavramını koyarlar ve onlara göre kapitalist sistemin dışında kalabilenler sadece şizofrenlerdir (35). Psikoz tanısı almış sanatçılardan Antonin Artaud’da Vang Gogh’un ölümüne ilişkin Psikiyatriyi suçlamıştır. Psikoz tanısı ile akıl hastanesinde yatan yazarın bir başka “akıl hastasının” eserleri üzerinde yaptığı bu incelemede Artaud, Van Gogh’un büyülenme ve persecüsyon hezeyanlarının Psikiyatrisi ve abisi tarafından ortadan kaldırılmaya, yok sayılmaya çalışmasının onu intihara sürüklediğini ileri sürer.

“Çalışan Van Gogh’un açıkgörürlüğü karşısında, psikiyatri artık sadece kendilerinin de takıntıları olan ve kendileri de eziyet gören goriller sığınağıdır, onlar ki insan korkusunun ve boğulmasının en feci durumlarını dindirmek için sadece gülünç bir terminolojiye sahiptirler, bozuk beyinlerinin lâyık ürünü olan.”

“Van Gogh’un kardeşine yazdığı mektupları okurken, kesin ve içten inancına vardım, “psikiyatr” doktor Gachet’nin aslında ressam van Gogh’tan nefret ettiğinin, ve ondan ressam olarak, ama herşeyin üstünde dahi olarak nefret ettiğinin.”

Artaud şiirinde psikiyatriyi sadece Van Gogh’un intiharı üzerinden eleştirmez psikiyatrinin ortaya koyduğu normal ve anormallik kavramlarını da hedef alır. Artaud hastalığını büyülenme sanrıları ile açıklıyor ve sağlığının ondan çalındığına ya da birilerinin ondan sağlığını çalmak istediğine inanıyordu. Bu sanrıları Van Gogh ve birçok psikozunkiyle ortaklaşsa da Artaud burada kendi sanrılarından fazlasını anlatmaktadır. Van Gogh’un kardeşi ve doktorunun Van Gogh’un kurduğu bu hezeyanları ortadan kaldırmaya çalıştığını şu sözlerle anlatır.

“Ve doktor Gachet ile van Gogh’un kardeşi Théo arasında, kaç tane o pis kokan uzlaşma görüşmelerinden oldu, ailelerle tımarhanelerin başhekimleri arasında gerçekleşen, onlara getirdikleri hasta konusunda.

– Denetleyin onu, bütün bu fikirlere sahip olmasın artık; duyuyor musun, doktor söyledi, bütün bu fikirleri kaybetmek lazım; sana acı veriyor, eğer bunu düşünmeye devam edersen, ömür boyu kapalı kalacaksın.

– Ama hayır, bay van Gogh, kendinize gelin bakalım, bunlar tesadüftür, ve sonra hiçbir zaman iyi olmamıştır înayet’in sırlarına böyle bakmak istemek. Bay Bilmem Kim’i tanıyorum, çok iyi insandır, zulüme uğrama fikriniz yeniden başgösterdiği için inanıyorsunuz onun böyle gizlice büyü yaptığına.

 – Bu miktarın ödeneceği konusunda size söz verildi, o ödenecektir. Bu gecikmeyi kötü niyete bağlamakta böyle diretmeyi sürdüremezsiniz. Bunlar hiçbirşey değilmiş gibi olan o yumuşak saf psikiyatr konuşmalarındandır, ama kalbin üstünde küçük siyah bir dilin izi gibi bir şey bırakırlar, zehirli bir semenderin zararsız küçük siyah dili.” Van Gogh’un hezeyanlarının bu şekilde ortadan kaldırılma çabasının onu intihara sürüklediğini söyler. Artaud’a göre cehennemden çıkmanın yolu yazmak, resim yapmak, heykel yapmak, taslak yapmak, kurmak ve bulmaktır (36).

Psikoz içinse kurmak oldukça zordur. Kurulmaya çalışan hezeyan zarar gördüğünde bu çelişki özneyi intihara götürebilir. Psikotik bir özne semptomdan hareketle analist ile ilişkilenmez. Terapistin psikotik yapıyı fark etmemesi ve nevrotiklerde olduğu gibi hareket ederek bunun nevrotik bir semptom olarak okuması bir hata olur. Psikotik özne için anlam sorusu ortaya çıktığında her şeyin kontrolsüz şekilde anlam kazanmasıyla sonuçlanabilir. Lacan, Joyce okumasında psikotik bir semptomun var olabileceğini düşünür. Ancak semptom ötekiyle ilişki içinde olmayan, ötekilerle ilinti kurmayan bir semptomdur. Nevrozlarda karşılaştığımız babanın adının bir düğüm olduğu düşünülen babanın adının eksikliğinde özne ruhsal dengeyi kurabilmek adına nevrozdaki düğümün yerine geçebilecek değişik bir semptom olarak ifade eder. (37) Artaud ise bu durumu şöyle ifade etmektedir; “Bazı bilinçler vardır ki, kimi günler, basit bir çelişki yüzünden kendilerini öldürebilirler, ve bunun için de deli, saptanmış ve kataloğa girmiş deli olmak gerekmez, tersine, sağlıklı olmak ve aklı kendi tarafında bulundurmak yeterlidir.” Artaud’un deli ve dahi tartışmasındaki konumunu şu ifadesi açıkça belli eder. “Her çılgın insanda anlaşılmamış bir dahi vardır, kafasında parlayan fikrin herkesi korkuttuğu ve hayatın kendisine hazırlamış olduğu boğazlamalara bir çıkışı ancak sayıklamada bulabilmiş”(36)

Van Gogh mektuplarında ise sanatçı olmak ile ilgili şu ifadeleri kullanır. “Benim söylediğim ben bir sanatçıyım sözüne içerlemiş. Bu sözü geri alacak değilim, çünkü sanatçı demek hep arayan ve yetkini hiçbir zaman bulamayan insan demektir. Bu söz ben biliyorum, buldum artık düşüncesinin tam tersidir. Benim bildiğim bu cümlenin anlamı şudur: Arıyorum, var gücümle peşine düştüm, bütün gönlümü koydum bu işe.”

 “…Sanat kıskançtır, hastalık ona üstün gelsin istemez. Ben de onun zevkine uyacağım. Yakında benden aklı başında birkaç mektup alabileceğini umuyorum. Benim gibi insanlar hasta olmamalıydı. Sanattan ne anladığımı kavramalı: gerçeğe varmak için uzun zaman ve çok çalışmak gerek. Varmak istediğim gerçeğe çok zor varılır, yine de varılmaz bir erek değildir an sanıyorum.”

“Millet’nin şu sözü düşündürüyor beni: “Acıyı ortadan kaldırmak istemem, çünkü çok kez sanatçıları kuvvetle dile getiren odur.” Van Gogh’un Millet’ten yaptığı bu alıntı kendi durumunda hastalığın ve yaşamının zorluklarını sanat ile aşmaya çalıştığının bir ifadesidir. (38) Benzer bir ifadeyi Hemigway’in röportajında da görürüz. Kendisine sorulan iyi bir yazar olmak için çocuklukta neler yapılmalıdır? Sorusuna “Kötü bir çocukluk geçirilmeli” şeklinde yanıt vermiştir. Tolstoy’un savaşı deneyimlemesinin edebiyata büyük bir katkısı olduğunu öne sürer ve Van Gogh’un alıntıladığı bu acı ve sanat ilişkisini doğrular niteliktedir. (39). Ardından Van Gogh, Theo’ya hastalandığında çalışmakta zorlandığını fakat hastalığı ile baş etmek için kendini çalışmaya verdiğini ifade eder.

“…Buraya gelirken geçirdiğim krizden sonra ne plan yapabiliyorum ne bir şey. Şimdi epey daha iyiyim ama umudum ve başarı istediğim kırıldı; kendimi zorlayarak çalışıyorum, manen bu kadar çile çekmemek için, oyalanmak için.”

Kardeşinin kendisine para göndermesinden, ekonomik durumu ve sağlığının kötü gidişatından Van Gogh kardeşine borçlarını ödemek için sanatını icra etmek ya da deli hücresine kapatılarak borçlarından feragat etmek gibi bir ikilem tarif eder.

 “…Madem önümüz kış, bırakın beni, rahat rahat çalışayım, çalışmam bir delinin çalışması ise, eh ne yapayım, ne çıkar! Dayanılmaz sanrılar bitti ama şimdilik yalnız kabus var, aldığım fazla bromüre de potassium’dan olacak o da…Ve bir daha söylüyorum, ya beni bir deli hücresine kapatın dosdoğru, belki yanılmıyorum diye karşı koymam, yahut da bırakın var gücümle çalışayım, söylediğim tedbirleri de alın bir yandan. Deli değilsem, başlangıcından beri sana söz verdiğim resimleri sana göndereceğim. Bu tablolar ister istemez dağılacak belki ama sen birini görmekle bütünüyle ne yapmak istediğimi anlarsın, böylece umarım memnun olur, avunursun…”

Van Gogh’un mektuplarında ikili durumlarla sık sık karşılaşıyoruz. Van Gogh zaman zaman hastalığını resmini dağıtan bir yerde konumlarken kimi zaman da deliliğin sanatçılığından geldiğini ve bunun bir “panzehir” olduğunu ileri sürer. Akıl hasta hanesinde kaldığı dönemde ise kapatılmaktan hoşlanmadığını resim atölyesine geri dönmek istediğini vurgular.

“…O canım Gauguin ile ben aslında yürekten anlaşırız ve biraz deliysek de ne çıkar, derinden derine sanatçı değil miyiz, bu konudaki kaygıları fırçamızın söyledikleriyle silecek durumda değil miyiz? Belki bir gün herkes sinir hastalığına tutulacak, uluyacak, titreyecek ya da başka bir delilik arazı gösterecek. Bunun panzehiri yok mu acaba? Delacroix’da, Berlioz’da ve Wagner’de bulunamaz mı? Yani demek isterim ki biz bütün sanatçılar tutulmuşuzdur bu çılgınlığa, hele ben iliklerime kadar hastayım bu bakımdan, ama bizim verdiğimiz karşılık panzehirler pekala etkili sayılabilir, biraz iyi niyetle…”

 “…Ya büsbütün deli olursam, olmaz şey değil, olsam bile başka yoldan tedavi etmeli beni: bırakmalı beni açık havaya, çalışmama dönmeliyim…”

Van Gogh mektuplarından hem sanatçı kişiliğinde hem de yaşamında gerçekçiliğin önemli bir yer tuttuğunu görebiliyoruz. Resimlerinde doğayı, maden işçileri ve nesneleri tüm gerçekliğiyle çizmeye özen gösterdiğini sık sık dile getiriyor ve bunun hastalığı içinde bir tedavi kürü olarak yorumluyor. “…Hem ne olursa olsun gerçekçi kalmak, beni hala ürküten hastalığa karşı savaşımda bana bir silah olabilir belki…” Resme olan ilgisinin hastalığına iyi geldiğini belirten Van Gogh bu şekilde hastalığı oyalayabileceğinden umut ettiğini yazıyor. Fakat devam eden mektuplarında ise çalışmalarının hayatını tehlikeye attığını bu çalışmanın aklını erittiğini ifade ediyor (38). Sanat ile ilgilenmenin psikotik özne için tedavi olup olmadığı sorusunun Van Gogh’un da sorduğu bir soru olduğu söylenebilir. Luis Wain’in de psikoz tanısı almış bir ressamdır. Wain’in meşhur kedilerinin ilki karısı Emily’nin kansere yakalanması sonrasında evlerine aldıkları Peter ismini koydukları yavru kedileridir  (40). Çizer her ne kadar karısının çektiği acıyı yüceltme yoluyla atlatmasını sağlamasına yardımcı oluyor gibi görünse de çizerin kendisinin de çektiği acıyı ortadan kaldırma istediği olarak yorumlanabilir (41). Fakat Wain’in çizdiği bu resimlerin yayınlanmasından kısa süre sonra karısı vefat eder. Wain, kedileri Peter’in karısının ruhu ya da ruhuyla ilgili bir şeyleri barındırdığına inanmaya başlar. Peter ise 1989 yılında ölür. Wain onun ölümü hakkında “Benimle konuşan ve bana cevap veren bir yavru kedi” ifadesini kullanır. Wain, karısının ölümünün ardından sadece kedi çizmeye yönelmiştir. The Morning Post dergisine yazdığı yazı göz önüne alındığında psikotik bulgularının 1902 yılında da var olduğu söylenebilir. Farklı inanış ve davranışları olsa da bu durum onun hasta haneye yatışına sebep olmamıştır. İnsanlar bu davranışları sanatçı kimliği ile anlamlandılar. Fakat hastaneye yatırıldığında durumu su götürmezdi. 1924’te şizofrenisi ortaya çıkmadan önce de psikoz olduğunu söyleyebilir. Fakat henüz dağılmamış bir psikozdu. Hasta hanede geçirdiği süre sonrasında semptomları hafifledi ve sanat çalışmasına geri döndü ta ki 1936’da yaşadığı kazaya kadar. Bazı doktorlar Wain’in resimlerinin şizofrenisi hakkında bilgi verdiği gerekçesiyle ona ilgili davrandı. Yine de resimlerinin tarihlenmemiş olması hastalık süresince bu resimleri yapıp yapmadığı konusunda tartışmaya sebep oldu (40). Bir başka tartışma ise Münir Özkul’un durumu için yaşanmıştır. Sanatçının hocalarında Haldun Taner kendisi için bir psikiyatr ile görüştüğünü ve psikiyatrinin Münir Özkul’un sanatının ve elde ettiği başarının kaynağının yine kendisinin ortadan kaldırmayı istediği davranışları olduklarını kendisine ilettiğini ifade etmiştir (42). Münir Özkul ise Abdi İpekçi ile yaptığı röportajda yaşadığı alkol sorunlarını ve duyduğu ses sanrılarını anlatmıştır. Doktorlardan fayda göremediğini fakat akıl hasta hanelerinde kalmanın kendisine iyi geldiğini ifade eden sanatçı psikanaliz yöntemini kendisine karısının yardımı ile uyguladığını ifade etmiştir (43) Haldun Taner ise sanatçının avantajlarından bahsederken şizofreniye olan meyillinin tiyatroda ve yaratıcılığında ona katkı sağladığını ifade etmektedir (42).

Psikoz tanısı almış kişilerin eserlerinin yayımlanması ya da sanatçılığa olan ilgilerinde yaşamlarındaki bazı kişilerin varlığının önemli olduğu söylenebilir. Van Gogh için abisi Theo, Holderlin için Schiller, Münir Özkul için Haldun Taner yaşamında ve sanatında etkili olmuştur. Antonin Artaud, Adolf Wölfli ve Carlos Zinelli gibi isimler ise akıl hasta hanelerinden kalış sürelerince ruh sağlığı uzmanlarını yönlendirme ve destekleri ile sanata yönelmişler ya da yaratımlarını sürdürmüşlerdir. Vaslav F. Nijinsky için ise bu kişinin Diaghilev olduğu söylenebilir. Nijinsky günlüğünde Diaghilev ile ilişkisinin oldukça çalkantılı olduğu izlemini yaratır.  Ninjinsky’in Günlüğünde Diagliev’e şöyle sesleniyor. “…Benim deli olduğumu söylendiniz, ben asıl delinin siz olduğundan eminim…”  Diaghilev’in sanatçının hayatında önemli bir yer tuttuğu söylenebilir. Yine günlüğünde Diaghilev’in adını bilerek yanlış yazdığını bunu da onu unuttuğunu düşünmesi için yaptığını ifade eder ve ekler “Tanrı ve Diaghilev’in adlarını büyük harfle yazmışım. Dolayısıyla, tanrının adını küçük harfle yazacağım ki aralarında hiçbir benzerlik bulunmasın.”   Ninjinky günlüğünde çoğu kez hastalığını kendisine yöneltilen bir saldırı olarak ele almış ve reddetmiştir. Onunla görüşmek isteyen doktora şiirler yazmış ve incelemesi için göndermiş fakat kendi ifadesiyle ilgilenilmediğini yazmıştır. Fakat kitabın ilerleyen kısımlarında Van Gogh’ta olduğu gibi deliliğe farklı bir yaklaşımda bulunduğunu görürüz.

“…Ölüm, aklını yitirmiş bir adamın yaşamı sönmüş bir yaşamdır. Ben de aklımı yitirdim ama ancak delirdikten ve Saint-Moritz’te yüzüstü bırakıldıktan sonra, her şey üstüne derinlemesine düşünmeye başladım ve gerçek bana göründü…” Aynı zamanda başkalarının kendisine delirdiğini söylemesi ve akıl hasta hanesine kapatılacağını ifade ettiği cümleler bulunmaktadır. “…Nijinsky delirdi, denecektir sürekli, o bir dançı, bir şarlatan…”  Yine herkesin aklını kaçırdığını söyleyeceğini ifade ettiği kitabın bir başka bölümünde ise “kusursuz bir dansçı” olduğu gerekçesiyle bu kez tımarhaneye kapatılmayacağını ifade eder. Günlüğünün son sözlerinde ise Nijinsky kendisini şu şekilde betimlemektedir. “Ne büyük bir yazar, ne büyük bir sanatçı-ne de büyük bir insan- olarak görülmek istiyorum. Ben sadece çok acı çekmiş biriyim- hatta sanırım, İsa’dan bile daha çok acı çekmiş biri. Ruhumdan taşan acı, gözyaşlarımın dinmesine engel oluyor. Çünkü asıl hasta olan aklım değil, o, yani ruhum – doktorlar hiçbir şey anlamadılar. Sağlığımın yerine gelmesi için ne yapılması gerektiğini ve hastalığımın çabuk iyileşmeyeceğini biliyorum. Ben artık iyileşemem – ruhu felce uğramış, yoksul, zavallı bir adamım. Bu satırları okuyup da duygulanmayacak, çektiğim acıları hissetmeyecek biri olabilir mi?”  (44).

Akıl hastanelerinde kalan ve yaşadıkları deneyimleri yazarak insanlara aktarmayı deneyen başka kimselerde olmuştur. Lara Jefforson’un yazdıkları doktorunun da çabasıyla edebi bir metin haline gelmiştir. Jefferoson’un yazmaya verdiği önem Antonin’in “cehennemden çıkmak” olarak nitelendirdiği durumu doğrular niteliktedir. Jefforson’a doktoru eğer bu düşünce biçimini değiştirmez ise “üç evlere” gideceğini ifade etmesinin ardından yazar kendi düşünce sistemini değiştirmek üzerine çalışmaya başlar. Eğer bunu başaramaz ise onun artık iyileşmeyeceği ve hayatının geri kalanını kapatılarak geçireceğini ifade eder. Kendisine bir yol arayan Jefferson bu durumdan çıkmak için eski hayatına geri dönmenin yani “deliliğe girdiği kapıdan” tekrar çıkmasının bir yararı olmadığını ancak kendisine yeni bir yol bulursa bu durumdan kurtulabileceğini ifade eder. Jefferson ise bu durumdan ile başa çıkabilmek için yazmayı seçer ve bu durumu şu ifadeleri ile anlatır. Yazarın bu metni yazma amaçlarından biri de öteki hastalara bir tedavi yolu gösterebilmektir.

“Problemi karşılamam ve onunla bir şekilde başa çıkmam gerektiği için -bu kağıt kalem fikrini geliştirdim. Doktor benimle konuşurken kalem elimdeydi-ve elimdeki kalem yakalayabileceğim bir kamış parçasıydı. O yalnızca bir kamıştı -ama onu yakaladım- ve şimdi bir süre için başımı suyun üzerinde tutabiliyorum- yazdıklarım başkaları için bir anlam taşımasalar bile -hiç değilse- bana biraz yardımları oldu. Birkaç yetersiz tabir, cümle bulabildim, ve sözcüklere uyması için yontulabilen şeyler de delilik değildir.”

 “Bir kalemim ve hiç değilse bir süre idare edebilecek sayıda kağıdım var- ve şimdi bu deli kadın abuk sabuk söylenmek istediği sürece- hezeyanlarımızın sesi kâğıda kelimeler olarak dökülürse ne olur sanki- veya havada yükselip bütün diğer süregelen gürültü ve kargaşaya karışabilir. Onun düşünceleri çılgınca- ama benim daha çılgın bir düşüncem var- onu bir kaleme bağlı olarak tutmaya zorlamak ve uzun süre onu yazı yazmanın yavaş ritminde alıkoymak gibi- bu onu bir şekilde ehlileştirebilir. Aslında çimenlerde vahşi bir boğayı ehlileştirmeyi tercih ederim. O bir manyak olduğu için nasıl başa çıkabileceğimi bilmiyorum. O, ben olduğum için- ve bir manyak bile olsam kendimi kendi ellerimde hissettiğim için, bir yol bulup kendimle başa çıkmalıyım.”

“Ve eğer sizde gerçekten için için büyüyen bulaşıcı bir “kendini çok düşünme” hastalığı varsa, bir kalem ve eski mektupların boş sayfalarını alırsınız elinize, yatakhanede oturup, kendinize Shakespeare der ve her şeyi anlatmaya başlarsınız.”

Jefferson’a göre akıl hastanesinde bulunan diğer hastalar kuruntularından ve yanılgılarından kendilerine dünyalar yaratabilirler. Bu dünya tepe taklak ve tutarsız olsa da hastalar için bu durum tuhaf değildir. Bunun sebebi Jefferson’a göre hastaların içerisinde bulunduğu dünya ile başa çıkamamaları, ondan kaçamamaları ve ona ayak uyduramamalarıdır. Bu sebepten başa çıkabilecekleri bir dünya yaratma yolunu seçerler.

“Her biri kesinlikle kişiseldir ve başkalarıyla paylaşılmaz. Gerçekten daha gerçektirler.”     Jefferson, yazmaya devam etmek için Shakespeare’den yardım alır. Ve yazısının devamında onunla olan diyaloglar bulunur. Yazar onu yazması için zorlar. Ve deliliğe karşı kendisini yalnızca kalem ile savunabileceğini başka silahı olmadığını ifade eder. Hastalanmaya başladığını ifade ettiği ve bir krizin eşiğinde olduğu sırada yazmaya daha fazla devam etmeye çabalar. Yazar, Shakespeare’e şöyle seslenir;

“İşinize devam edin. ‘Üç Ev’ bundan daha kötü, daha beter. Şu anda İngiliz Edebiyatı geleneklerini boşverin- birkaç kıvılcım ve birarada tutmaya çalıştığınız mantık kırıntıları. Kurtarmaya çalıştığınız kendi akıl sağlığınız. Daha hızlı yaz, – aptal – eğer bir deli olmak istemiyorsan daha hızlı yaz. Şimdiden mantığın seni terketti ve seni uluyan bir manyak olmaktan alıkoyan tek şey gevşememek ve kendini bırakmamaktır. Siz yazmaya devam edin. Beni yüzüstü bırakmayın – siz olmadan başaramayacağımı biliyorum. Eğer beni ulumaktan alıkoyabilirseniz, işte gerçek deha bu olur, hayalden romanlar uydurmak değil. Bu hayal değil – daha da kötü.” Yazar, kendi durumuna dair Freud’un ifadesine çok yakın bir ifadede bulanarak yaşadığı durumu bir kâbus olarak yorumlar fakat uyanıkken görülen bir kabustur. Jefferson yazmanın sanrı ve heyecan sellerini engelleyen bir set, kelimelerden oluşan bir dalgakıran görevi gördüğünü söyler. Ve ardından Jefforson üst katta bulunan kendi ifadesiyle “en iyi” koğuşa götürüleceği haberini alır. Ve yazar bu noktada Shakespeare’e veda etmeye karar verdiğini açıklar.

“Shakespeare yoruldu ve bu şamatadan kurtulup İngiltere’deki sakin mezarına dönmek istiyor. Herşey, bir zaman gelecek ve sona erecek -ve biraz sonra hemşire beni yukarıya götürmek için gelecek. Hoşçakal Shakespeare. Sen gerçekten büyük bir yanılsamaydın! Sen gelmemiş olsaydın bu yer değiştirme yukarı kata değil aşağılara doğra olacaktı. Seni kaybetmekten nefret ediyorum -ama yanımda götüremem, çünkü “büyüklük yanılgılarına” yukarıda izin yok. Hoşçakal William. Bana geldiğin için sana gerçekten minettarım. Hoşçakal. Ve o büyük mezarında uzun yıllar huzur ve sükûnet içinde yatmanı dilerim.” (45). Akıl Hastalarının İç Dünyası kitabında yer alan anonim bir yazarın yazdığı yazıda ise yazar depresif hisleri ile baş edebilmek için en uygun yolun şiir yazmak ve entelektüel çalışmalarla ilgilenmek olduğunu ifade eder. Yine de bu uğraşların tüm vaktini aldığını aile ve günlük hayatın işlerine vakit ayıramadığını belirtir. Yazar dağılan ve parçalanan kendiliğini bir arada tutabilmek için kendisine aradığı yolları şu şekilde ifade eder.

“Diğer zamanlarda parçalanan, çözülen bir evrende parçalara ayrılmış gibi görünmeme karşın yine de her şeyi birarada tutabileceğim bir yol olduğunu hissediyordum. Bir şekilde, tüm çöküntüyü önleyebilecek bir gücüm vardı. Tutarlı bir şekilde düşünemiyor, herhangi bir hareket tarzı planlayamı- yordum. Bunların yerine şiirsel hayal gücümü kullanmalıydım; çünkü şiir ölçülü oluyordu ve beni yanlış yola itmezdi.” Yazarın yalnızlık ile ilgili söylemleri başvurduğumuz diğer metinlerde yer alan söylemlerle benzerlik taşımaktadır.  “Dünya’yı atom bombaları yıkıp, mahvetmişti ve yaşayanların çoğu ölmüştü. Yalnızca birkaç kişi -ben ve hemşireler- kurtulabilmişti. Diğer zamanlarda ise o yeni gezegende tamamen yalnız olduğumu hissediyordum.” (46). Freud’un da yakından incelediği Schreber ise hatıratında kendi durumuna ilişkin şu ifadeleri kullanır.

“Beni eski yaşamımda yakından tanıyanlar, sakin tabiatlı, tutkusuz, mantıklı ve aklı başında biri olduğuma tanıklık edeceklerdir. Zekam, sınırsız bir hayal gücünün yaratıcılığından çok, soğukkanlı entellektüel eleştiriye yönelikti. Arasıra bir iki mısra yazmayı denemişsem de bana hiç bir şekilde ‘şair’ denilemezdi” (47). Bert Kaplan’ın (1999), Lougmans Green‘in “Kendini Bulan Akıl” adlı kitabından alıntıladığı yazıda Beer’in mani döneminde ortaya attığı düşünceleri Akıl Sağlığı hareketlerinin ilerlemesine katkı sağlamıştır. Beer’in durumunda olduğu gibi psikotik özne her şeyi kendisine yönelikmiş gibi her söz ona söylenmiş gibi algılayabilir. Fakat Beer böyle bir durum karşısında bir kitap yazmaya karar veriyor.

“İlahi (45.) okunması beni çok etkilemişti ve bu ilahi üzerine yaptığım yorumlar, benim coşku dönemimin ilk haftalarındaki davranışlarımın anahtarı olmuştu. Bu ilahi bana Cennet’ten gelen bir mesaj gibiydi. Papaz şöyle başladı: “Kalbim bana iyi şeyler söyletiyor; krala dokunan şeylerden bahsederim; dilim bir yazarın kalemi gibidir.” -Benden başka kimin kalbi olabilirdi? Ve söyletilen şeyler -bunlar gece boyunca çiçek açan düşünce bahçemdeki insanlık projelerimden başka ne olabilirdi? Birkaç gün sonra, kendimi şimdiye kadar sahip olmadığım bir kolaylıkla çok uzun mektuplar yazarken bulunca, dilimin de bir yazarın kalemi gibi” olduğunu ispat etmesi gerektiğine inanmış oldum” Beer, yine bu duruma benzer bir örneği şu ifadesi ile vermektedir.  “Coşku halindeki bir beyin de her şeyden kendine pay çıkarır -İlahî övgüleri bile hak edilmiş sayar” (48).

Norma Macdonald’a göre ise şizofrenin öznel bir durum olduğunu vurgular. Her kişide ayrı ayrı özellikler göstermektedir. Macdonald bu durumu şu sözleri ile anlatır.

“Şizofrenler için ortak bir nokta olmadığını, (bunlar halen hasta da olsalar, iyileşmiş de olsalar) anlamış bulunuyorum. Şizofreni, gerçek dışı olayların dipsiz dünyalarında yapılan araştırmaları ve keşifleri kapsıyor, bu bazen kontrol edilebiliyor ve yaratıcı düşünce şekline kanalize olabiliyor. En iyi tarafı da, derin bir iç gözleme sürüklemesidir. İki kar tanesinin bile eşit olmadığı doğanın kanununa uygun olarak, iki insan da birbirinin aynısı değildir, aynı şekilde, daha anlaşılabilir olan bilinç-üstü kısmı dahil olmak üzere, iki beyin de birbirine benzemez.” Macdonald önceleri normal olmak için çabaladığını fakat bir doktorun kendisine neden bunun için bu denli çaba harcadığını sorduktan sonra fikirlerinin değiştiğini ifade eder. “Şizofren olmanın, özürlü olmaktan çok daha iyi olduğunu görmeye başladım; hiç değilse aracım ve gücüm vardı. Böylesine bir akıl, kontrol edilir ve kullanılırsa, ulaşılmayacak kadar zengin bir hayal gücüne, keskin bir içgüdüsel bilinç ve geniş bir duygusal ve entelektüel deneyim yelpazesini anlayabilme yeteneği gibi özellikleriyle neler başaramazki. Belki 10 veya 20 yıl kadar sonra, aklımı şimdikinden daha iyi kullanabilirdim ve sonra daha da çok yararlanabilirim.” Ve bu durumu kendisini bir kitap yazmaya yönelttiğini belirtir. Yine diğer vakalarda karşılaştığımız yalnızlık söylemine Macdonald’da da rastlarız. “Şizofreni bir yalnızlık hastalığıdır ve arkadaşlar çok önemlidirler.” Macdonald için şizofreniyle yaşamayı ise iki farklı bir durum olarak tanımlamaktadır.

 “Şizofreni ile beraber yaşamak cehennemde yaşamak olabilir; çünkü bu hastalık insanı bugün çoğunluğun izlediği yaşam tarzından uzaklaştırır, ama başka bir açıdan bakılırsa, gerçek bir yaşam olabilir; çünkü sanat ve eğitimde başarılı olunabilir, insanları daha iyi anlamaya ve sevmeye yöneliktir ve bu dikkat, özen isteyen bir yaşamdır, sanki daha önce kimsenin ayak basmadığı bir bölgedeki kâşifmişsiniz gibi.” (49).   

John Perceval’a göre ise şizofrenilerin duyduğu ses sanrıları onlara ilk anlamlarında olan şeylerden ziyade sembolik olarak başka şeyler söylerler.  Perceval’a göre delilik bir anlama kompleksidir.

“Hemen aklıma teorim geldi -ses ona sembolik bir şeyler söylüyordu ama adamcağız bunları söylendiği gibi uyguluyor. Aynı şekilde bir delinin demirden yapıldığını ve kendisini kimsenin kıramayacağımı söylediğini veya bir adamın çin porseleni olduğu için her an kırılma tehlikesi içinde olduğunu söylediğini duyabilirsiniz. Bunun esas anlamı şudur, birinci adam bir demir kadar kuvvetlidir, öbürü ise bir porselen kadar nazik, kolay kırılabilir. Aynı şekilde, kendimi boğmam istenince aslında üzüntümü, öfkemi veya belki de bilincimi boğmam gerekiyordu. Şimdi aynı zamanda duygularımı boğmamı da istediklerini anlıyorum; elbette onları tamamen terketmem değil, yalnızca kontrol altında tutmam isteniyordu.” Yine Perceval’a göre “Delilik, sarhoşluk gibidir, yalnız daha kötüdür ve daha uzun sürelidir: ve pek çok şair, ressam, şarkıcı, aktör ilaç aldıkları zaman en iyi, en güzel eserlerini vermişlerdir; çünkü sarhoşluk doğal yargılamayı alt üst eder, yanlışı doğru, acıyı tatlı yapar. Yargılama gücü elinizden alındığı zaman tutku ve duygular işi ele alırlar.” (50).

Tartışma ve Sonuç

Artaud, Van Gogh’un sanrılarının dışlandığı ve yok sayıldığı için intihara baş vurduğunu söyler. Nijinsky’nin söyleminde ona “delirdi” diyen çevresi ve o vardır söylediklerinin ve söyleyeceklerinin ona bu sıfatı vereceği endişesini ifade eder. Van Gogh’un mektuplarında ise Van Gogh’un hayatını sanata adamak veya evlenerek bir aile kurmak fikirlerini tartıştığını sanatının ve çalışmasının onu yalnızlaştırdığını ifade eder. Van Gogh resimlerinde gerçekliği yansıtmayı oldukça önemsediğini mektuplarında görürüz. Aslında Van Gogh gerçekte var olan manzaraların bir imgesini resmederken kendi gördüğü gerçekliği bizlere sunmaktadır. Akıl Hastalarının İç Dünyası eserinde başvurduğumuz metinlerde yazar şiirin bir ölçütü olduğu için onu sınırlandırabileceğini öne sürer. Yine Lara Jefferson hastalığının aynı Van Gogh’da karşılaştığımız gibi sanatsal bir yolla dizginleyebilmeye çalıştığını belirtir. Öyleyse sanatın bir noktada psikozun dağılan, bölünmüş ve parçalanmış yapısını bir arada tutabilmesi için bir yöntem olarak kullanılmaya çalışıldığı söylenebilir.  Sanat aynı zamanda bir başkasının gerçekliğine davet edildiğimiz bir alandır. Jefferson yazmak için kendi tabiriyle Shakespeare’e başvurur. Çünkü o kendi dağılmış benliğini ancak bir gösterene demirleyerek tutup sağlamlaştırabilirdi. Diğer verdiğimiz örneklerde babanın adının yaratılışında olduğu gibi Jefferson, Shakespeare’ yazmasını söyler ve onu yazmaya zorlar. Yazanın kendisi olduğu halde kendisini bir üçüncü tarafından, bir gösteren tarafından tanımlar. Kişilerin yazdıkları incelendiğinde bu dağılmadan korunmak için bir çaba sarf ettikleri söylenebilir. Bu uğraşlarının ortak noktası yaratıcılık olsa da her birinin kendine has bir yaratıcılık anlayışı hatta hipotezi vardır. Yine ortak söylemlerden olan ikili durumlara sıkça rastlanmıştır. Bu ikili  durumlar akut dönemleri ve remisyon dönemleri olarak yorumlanabilir. Akut dönemlerinde yaratıcılıklarının ortadan kalktığı, üretimlerinin sekteye uğradığı ifadelerinden hareketle söylenebilir. Bu durum yine de bir tartışma konusu olarak ortada durmaktadır. Yazarlar “deliliği” de iki ayrı durum olarak tanımlama eğilimi göstermişlerdir.  

Yaratıcılık psikotik öznenin Lacancı ifadeyle S1 gösterine demirlenmesini sağlayabilir. Tabi bu geminin halen bir denizin ortasında ve kimi zaman tufanlar ve fırtınalarla sarsıldığını hatta batma tehlikesinin tüm gerçekliği ile orada durduğu ifade edilebilir. Yine de bilinmeyen bir denizin ortasında savrulmaktansa bir yere sabitlenmek daha güvenilir gözükmektedir.

 

KAYNAKÇA

1. Yaratıcılık ve İki Uçlu Bozukluk. Maçkalı, Zeynep, Gülöksüz, Sinan ve Oral, Timuçin. 2013, Türk Psikiyatri Dergisi, s. 24.

2. San, İnci. SANAT VE EĞİTİM . Ankara : Ütopya Yayınevi, 2003.

3. Lowenfeld, Viktor. Creative and mental growth. Macmillan, 1964.

4. Ronning, R.R. Handbook of Creativity. Plenum Press, 1989.

5. May, Rollo. Yaratma Cesareti. İstanbul : Metis Yayınları, 1998.

6. Yaratıcılık Kavramı ile İlişkili Kuramsal Yaklaşımlar. Onur, Dilara ve Zorlu, Tülay. 2017, İNSAN VE TOPLUM BİLİMLERİ ARAŞTIRMALARI DERGİSİ, s. 1535-1552.

7. Öztürk, Orhan. Ruh Sağlığı ve Bozuklukları. Ankara : Nobel Tıp Kitapevleri Ltd. Şti., 2011.

8. Ş.K. AÇILAN HER YARAYI KAPILAR KAPANMAZ BİRER BİRER TEK ŞEYDİR. Burak Maşalacı. Afedersiniz! İstanbul : Encore Yayınları, 2019, s. 121.

9. Faraci, Fiona. Jacques Lacan’ın ”Psikozların tedavisine olanak oluşturabilecek birkaç öncü soru” metni hakkında. www.lacancıpsikanaliz.com. [Çevrimiçi] 13 Şubat 2019. https://www.lacancipsikanaliz.com/single-post/2019/02/13/Jacques-Lacan%C4%B1n-Psikozlar%C4%B1n-tedavisine-olanak-olus%CC%A7turabilecek-birkac%CC%A7-o%CC%88ncu%CC%88-soru-metni-hakk%C4%B1nda.

10. Freud, Sigmund. Günlük Yaşamın Psikopatolojisi. Payel, 1996.

11. Freud, Sigmund.Sanat ve Sanatçılar Üzerine. İstanbul : Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, 2001.

12. Fink, Bruce. Lacancı Psikanalize Bir Giriş. İstanbul : Encore, 2016.

13. Freud, Sigmund. Bastırma ve Bastırılanın Geri Dönüşü. Say Yayınları, 2014.

14. Freud, Sigmund. Rüyaların Yorumu. İstanbul : Say Yayınları, 2014.

15. Freud, Sigmund. Psikoz ve Nevroz. Selçuk Budak. Psikopatoloji Üzerine. Ankara : Öteki Yayınevi, 1924.

16. G.K. Dünya ve İnsan Nerede? Burak Maşalacı. Afedersiniz! İstanbul : Encore Yayınları, 2019, s. 11.

17. Freud, Sigmund. 1924, THE LOSS OF REALITY IN NEUROSIS AND PSYCHOSIS, s. 277-82.

18. Olağan Psikoz. Svolos, Thomas. 2009, MONOKL Lacan Seçkisi, s. 410-418.

19. Lacan’ın Kompleks Psikoz Kuramına Dair Kuramsal Ve Terapotik Çıkarımlar . Eecke, Wilfried ver. 2009, MONOKL Lacan Seçkisi, s. 416.

20. Sigmund Freud, Çev. Banu Büyükkal, Saffet Murat Tura. Narsizm Üzerine ve Schreber Vakası. Metis Yayıncılık, 2015.

21. Psikoz ve Yaratıcılık. Parman, Talat. İstanbul : Bağlam Yayınları, 2018. Psikoz – Psikanaliz Buluşmaları 1. s. 165-167.

22. Sanat ve Şizofreni: Antonin Artaud. Soysal, Ahmet. 2005, Psikanaliz Yazıları, Psikoz, s. 157-164.

23. The Link Between Psychosis and Creativity: A Myth or a Reality? Teresa Sousa-Ferreira, Maria do Céu Ferreira, Sérgio Ferreira. 2015, Psychology Research, s. 393-399 .

24. Creativity and mental illness: prevalence rates in writers and their first-degree relatives. Andreasen ve ark., Nancy C. 1987, American Journal of Psychiatry, s. 1288–1292.

25. Mood Disorders and Patterns of Creativity in. Jamison, Kay Redfield. 1989, Psychiatry, s. 125-134.

26. Sanat ve Delilik. Akt. Soygür, Haldun. 1999, Klinik Psikiyatri, s. 124-133.

27. Anthony Storr, Çev.: İpek Babacan. Yaratma Dürtüsü. İstanbul : Yayınevi Yayıncılık, 1992. s. 124-133.

28. Creativity and the Spectrum of Affective and Schizophrenic Psychoses. Barrantes-Vida, Neus. 2014, Cambridge University Press, s. 169-204.

29. Silvano Arieti, Çev.:Aylin Eti. Bir Şizofren İle Yaşamak. Ankara : Ekin Yayınevi, 1994.

30. Psikozun Sınır Tanımaz Yaratıcılığı. Veldet, Sinem­ ve Birdal, Seval. 2013, Yansıtma 19, s. 87-95.

31. İ.V.B. Özledim. Hayal Meyal. İstanbul, Büyükçekmece, Türkiye : Yayına Hazırlayan; Burak Maşalacı, 27 Temmuz 2019.

32. Leader, Dairen. Delilik Nedir? İstanbul : Encore Yayınları, 2016.

33. Oysal, Alper. Sunuş. Rollo May. Yaratma Cesareti. Ankara : Metis, 1998, s. 19.

34. Freud, Sigmund. Psikanalize Giriş Dersleri. İstanbul : Öteki Yayınevi, 1917.

35. Türkçapar, Kemal Sayar, ve Hakan, M. Fransız Antipsikiyatrisi. Prof. Dr. M. Hakan Türkçapar Dr. Kemal Sayar. Antipsikiyatri. Mavi Yayıncılık, 1997, s. 77-91.

36. Antonin Artaud, Çev.Ahmet Soysal. Vang Gogh Toplumun İntihar Ettirdiği. İstanbul : Nisan Yayınları, 1991.

37. Freudçu Semptomdan Lacancı Sinthome, Baba Üzerinden . Bernard Nomine, Çev. Ayşegül Erdem. 2017, Simgesel, s. 95-100.

38. Vincent Van Gogh, Çev.:Azra Erhat. Theo’ya Mektuplar. İstanbul : Remzi Kitabevi, 2017.

39. Ernest Hemingway, Der., Larry W. Phillips, Çev. ve Derviş, Elif. Yazma Üzerine. Bilgi Yayınevi, 2019.

40. Louis Wain: his life, his art and his mental. McGennis, Aidan. 1999, HISTORICAL – INTRODUCTION TO COVER SERIES , s. 27-28.

41. Stefano Damiani, Laura Fusar-Poli. The Cats of Louis Wain: A Thousand Ways to Draw One’s Mind. Psikiyatri Online. 1 Nisan 2018.

42. Birkan, Tuncay. K24. T24. [Çevrimiçi] 11 OCAK 2018. https://t24.com.tr/k24/yazi/haldun-tanerin-kaleminden-munir-ozkul,1540.

43. Röportajlık. Röportajlık.com. [Çevrimiçi] 5 Ocak 2018. http://www.roportajlik.com/munir-ozkulun-1970de-abdi-ipekciye-verdigi-roportaj/.

44. Vaslav F. Nijinsky, Çev.:Orçun Türkay. Nijinsky’ın Günlüğü. İstanbul : Yapı Kredi Yayınları, 2011.

45. Jefferson, Lara. Şu anda Zaptedilemez Bir Çılgınım. Çev.:Bengi Güngör Bert Kaplan. Akıl Hastalarının İç Dünyası. Ankara : Öteki Psikoloji, 1999, s. 13-61.

46. Anonim. Bir Şizofrenin Otobiyografisi. Çev.: Bengi Güngör Der.: Bert Kaplan. Akıl Hastalarının İç Dünyası. Ankara : Öteki Psikoloji, 1999, s. 81.

47. Daniel P. Schreber, Çev.: Aylin Kayapalı. Akıl Hastalığımın Hatıratı. İstanbul : Pinhan Yayıncılık, 2015.

48. Beers, Clifford. Kendini Bulan Akıl. Çev.: Bengi Güngör Der.: Bert Kaplan. Akıl Hastalarının İç Dünyası. Ankara : Öteki Psikoloji, 1999, s. 148.

49. Macdonald, Norma. Bir Şizofreni Öyküsü. Çev.: Bengi Güngör Der.: Bert Kaplan. Akıl Hastalarının İç Dünyası. Ankara : Öteki Psikoloji, 1999, s. 177.

50. Perceval, John. Bir Centilmenin Akli Dengesizlik Durumundayken Gördüğü Tedavinin Öyküsü. Çev.: Bengi Güngör Der.: Bert Kaplan. Akıl Hastalarının İç Dünyası. Ankara : Öteki Psikoloji, 1999, s. 217.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
error: Content is protected !!