Blog

Sanatta Normların Ritmi- Serap Kavak

Sanat, benliğin var olmak için sığındığıdır; arzuları doyurma çabası, özgürce yaşamaya kaçıştır. Sanatçıdan başka kimsenin deneyimleyemediği, Orhan Veli misali herkesin yaklaştığı, duyduğu ama kimsenin anlatamadığıdır. Dilin ucundakilerin kök salıp nefes bulduğu verimli bir toprak; sınırları sanatçının kalemini, notalarını aşan tasvir edilemez bir kara parçasıdır. 

“Sanatçı resmini çizerken kendini de oluşturur; eserinin bütünü hayatıyla birleşir, hayatına karışır.” der Jean-Paul Sartre.

Başka neler karışır sanatçının hayatına, toprağına?

“Sanatçı” kimliği, kişiyi yetiştiği toplumdan, örnek aldığı ebeveynlerden, sosyal ilişkilerinden, zamandan ve mekândan ayırıp takvimsiz dehlizlere kilitleyemez. İnsan, normları değişip dönüşen ama tükenmeyen bir dünyaya doğar. Burada ahlakı ve davranışları şekillenir, yanlışlar doğrulardan ayrılır. Arzuları yasaklayan da bu dünyadır, başkaldırışı körükleyen de. 

İşte sanat; benliğin özgürce dans edebileceği, yasakların ve ayıplamaların olmadığı uçsuz bucaksız bir sahnedir. Ancak kimi zaman sahnenin ışıkları salondaki karanlığı yok saymaya yetmez. Karanlık ilmek ilmek işler sanatçının ruhuna ve dökülür fırçalardan kağıtlara.  

1937’de İspanya’nın Guernica kasabasının Nazi Almanyası tarafından bombalanması sonucu Picasso “Sanatçı, yanan insanlığa duyarsız kalamaz.” diyerek 20. yüzyılın en önemli tablosu diye anılacak olan Guernica adlı tablosunu bizlerle buluşturmadan önce ne hissetmiştir yüreğinde? Savaşın kasvetli doğası, yarattığı yıkımlar grinin en cansız tonlarında hayat bulur. Acı ve dehşet sahnenin ışığında tüm dünyaya duyurulur.

Sanatçı toplumdan etkilendiği kadar toplumu da etkiler; kendini dinleyen kalabalığa seslenir, yön verir düşüncelere, değerlere, normlara.

Bu tür seslenişlere edebiyatımızın birçok döneminde tanık oluruz. Örneğin Halide Edib Adıvar Millî Mücadele’nin içinde yer alan, halkı ülkenin işgaline karşı harekete geçirmek için çabalayan bir yazardır. Cumhuriyetin ilk yıllarında da Atatürk’ün devrimleri sanatçılar tarafından yorumlanıp savunulmuş, tiyatrolarda, romanlarda, şiirlerde işlenmiştir. Sanatla toplumun etkileşimi birçok kez kaçınılmaz olmuştur.

Bu etkileşimin yegâne nesnesi olan sanat yapıtlarına ayrıntılı olarak baktığımızda yapıtların da belli kurallardan kaçamadığını görürüz: Anlatım biçimleri, ölçüler, kafiyeler…                                                      

Bu tür kurallar sanatçıyı özgürce davranmak için kaçtığı o sınırsız sahnenin küçük bir alanına hapseder. Bu sanatçıların bir kısmı Türk edebiyatında 1. Yeniciler olarak çıkar karşımıza. Şiirde yer etmiş kurallara başkaldırıp biçimciliği yersiz, basmakalıp sözleri yetersiz bulurlar. Ölçüyü, uyağı kapı dışarı eder, kuralsızlığı kural edinirler. 

Çok geçmeden yeni bir hareket doğar şiirde: 2. Yeniler.                                                                  

1.Yenicilerin anlayışına karşı çıkıp söz dizimini altüst eder, daha önce hiç duyulmamış kelimeler üretirler. Okuyucunun hayal dünyasını, önce öpüp sonra doğurdukları, normalin ötesinde hüküm süren yepyeni imgelere sürüklerler.

İşledikleri temalar birbirinden apayrı olsa da bu iki “Yeni” nin gayeleri aynı yolda yan yana yürür aslında, diğer tüm sanatçılarla. Kendilerine has bir bakış açısıyla kendi sahnelerini yaratırlar ve başkaldırırlar; kimi zaman bir önceki topluluğa kimi zaman daimî anlayışlara. 

Sanatçılar dilerse toplumun göbeğinde halkla bütünleşsin dilerse fil dişi kulelere çekilip kendinden başkasına sırt çevirsin. Alnında ışığı ilk hissedenler de soyut dünyada yalnız yaşayanlar da bizi her zaman “Alışılmış şeylerden şüpheye davet edecektir.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu