Blog

Toplumsal Dönüşümün Seyri- Belfin Erçıktı

“İnsanın kendi emeğine, kendi emek ürününe ve kendi kendine ilişkisi için doğru olan şey, insanın öteki insana ve onun emek ve emek nesnesine ilişkisi için de doğrudur.”

– Marx, 2007’den akt. Kiraz, 2005.

Birey, toplumun bir üyesi ve toplumu oluşturan özler olarak düşünüldüğünde toplum da bireylerin tümüne işaret eden bir kavram olarak adlandırılır. Bu kavramlar birbirinden ayrı otonom özelliklere sahip değildir dolayısıyla bireyler anlamlı bir bütün olan toplumsal yapıyı oluşturdukları gibi kendileri de yaşadıkları toplumun içerisinde bir anlam kazanmaktadırlar. Birey, toplumun değerlerini, dilini, kültürünü öğrenerek o toplumun bir üyesi haline gelir ve bu adaptasyon sürecinde toplum kabulü gibi toplumdan dışlanma da söz konusu olabilir. Buradaki önemli nokta bireyin toplumdan dışlanması, öteki olarak görülmesidir. Sosyal dışlanma, bu bağlamda ele alındığında önem kazanmaktadır ki toplumsal bütünleşmenin karşısında yer alan ve kişileri ayrıştıran bir durumdur. Bu dışlanma ile kişi kendisine, topluma, emeğine yabancılaşabilir. Yabancılaşma, insanlık tarihi kadar eski bir kavramdır. Toplumlarda ortaya çıkan bunalımların örgüt yapılarında yabancılaşma olgusunu oluşturacağı pek çok kez tartışılmıştır. Bu tartışma çağdaş yaşamın çözümlenmesinde yabancılaşma kavramı için farklı anlamları doğurmuştur. “İnsanın çevresinden, işinden, emeğinin ürününden, kişiliğinden uzaklaşma ya da ayrılma duygusunu dile getiren” bu kavram genel anlamda; “bireyin toplumsal, kültürel ve doğal çevresine olan uyumun azalması, özellikle çevresi üzerindeki denetiminin etkin olmaması ve bu denetim ile uyum azalmasının giderek bireyin yalnızlığına ve çaresizliğine yol açması” şeklinde tanımlanabilmektedir. İnsanın kendi emeği tarafından yaratılan herhangi bir şeyin kendisine yalancı bir öz olarak geri dönme sürecini kapsayan yabancılaşma, bireyi toplumdan uzaklaştırdığı gibi topluma düşman da kılabilir. Toplumsal süreçteki yabancılaşma bireyin yetenek ve yaratıcılığını işlevsiz hale getirmesi, kişinin kendini bütün olarak hissedememesi ve bilincine yönelik bölünmelere yol açmasını kapsayan eylem ve deneyimleri beraberinde getirir.

Yabancılaşmanın en önemli sebeplerinden biri hiyerarşik basamaklar yani statü ya da unvanlardır. Unvanlar, çoğu zaman bireyin gerçek kimliğini yansıtmaz ve yanlış benlik algısına neden olabilir. Unvan kavramı bireyin çalışma arkadaşları ve diğer sosyal kesimle arasına mesafe koyarak, kimliğin dönüşmesinde önemli rol oynamaktadır. Dönüşen bu kimlik bireyin gerçek kimliği gölgelenmiş olur ve kişi artık müdür, uzman, memur ya da mühendistir. Kişiliğin düşük veya üstün algılanmasına neden olan bu unvanların dönüştürücü gücü sadece iş hayatı ile sınırlı kalmayıp bireyin toplumsal ilişkileri üzerindeki hareket biçimini de büyük oranda etkilemektedir. Kafka tarafından 20. yüzyılda kaleme alınan ve en önemli romanlarından biri olarak adlandırılan Dönüşüm romanı da bu etkilenme ile bireyin yaşadığı yabancılaşma ve toplumsal ilişkilerinin dönüşüm sürecini ele alır. Modern toplumda insanın yabancılaşma serüvenini eleştirirken bireyin kendi yaşamının, toplumun beklentileriyle nasıl biçimlendiğini ve bu biçimlenmenin ruh dünyasındaki ağır sonuçlarını anlatır. Özellikle sosyal dışlanmışlıktan bahseden ve bunu hamam böceği metaforu ile işleyen Kafka, kişinin yaşadığı yabancılaşma sendromunda bireyin toplumun diğer üyeleri ve kendisi tarafından nasıl algılandığına dair bir görüş sunmaktadır. Bu yabancılaşma sürecinde bireye gerekli sosyal desteğin verilmemesi ve gelir azlığından kaynaklı ekonomik zorluklar kişinin kendinden nefret etmesine ve kendisini işe yaramaz biri olarak değerlendirmesine, sosyal ilişki kuramamasına, ağır psikolojik sorunlar yaşamasına veya hayatını sonlandırmasına neden olabilir. Çünkü kişi yaşadığı toplumda çalıştıkça tükendiğini, çaba harcadıkça budandığını hisseder. Bireylerin çalışmadıkları takdirde yaşayacağı zorlukların bilincinde olması onların ruhsal ve zihinsel bütünlüğünü yıkarak, kişiyi hem kendisine hem de yarattığı ürüne karşı değersiz kılar. Bu değersizlik hissi kişinin biricikliğini, yeteneğini, kendini gerçekleştirme arzusunu ve gücünü elinden alarak onu modern toplum içinde yok etmektedir.

Ailesi ve toplum önünde yavaş yavaş yok olan Gregor Samsa’nın da yaşadıkları bundan ibaretti. Belki de yeni yüzyılın en büyük çıkmazlarından biri, ilk başta kendine daha sonra topluma yabancılaşan bireylerin sayılarının giderek artıyor olmasıdır. Bu artış toplumun ruh sağlığı için tehlike oluşturmasının yanı sıra asıl tehlike kapitalist sistemde bu durumun normal bir süreç haline gelmesidir. Gregor dönüşümün farkında olduğu andan itibaren kendini bir fazlalık olarak görmüş ve bedenini kurtulması gereken bir yük olarak düşünmüştür. Yabancılaşan bireyin kendini her şeyden dışlaması ve yalnızlaşması intihar eylemine yönelmesine sebep olabilir. Uzun zaman yemek yememesi de bir intihar olarak görülebilir. Hikâyenin sonunda ailenin bir yükten kurtulmuşçasına gelecek planları yaptığı görülür. Bu durum kapitalist düzende saf dışı kalan bireylerin yerine yenilerinin gelmesi ve bu dönüşümün devam etmesi için sisteme yeni insanlar enjekte edilmesi anlamına gelmektedir.

Sonuç olarak, kendisinin bile yabancısı olan insanın kendisi dışındaki insanlara yabancılaşmaması düşünülemez. Bu dönüşümün seyri yabancılaşma kökenli mutsuzluğa neden olur ve insan yaşamı için psikolojik ve yaşamsal tehdit oluşturur. Bireylerin kendi potansiyellerini özgürce yaşayabilecekleri, yoğun ve rutin üretim sürecinde dışlanmadıkları ve kurumsal sistemde yok olmadıkları bir düzen için gerekli sosyal desteğin ve eğitimin verilmesi bireylerin psikolojik sağlığı için büyük bir adım olacaktır.



Kaynakça

Kiraz, S. (2015). Kitle, Kültür, Bunalım ve Yabancılaşma. Mavi Atlas, 126-147.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu